AmerikaGenelSan Diego

BİR GARİP SAN DIEGO GEZİSİ

San Diego havaalanına iniyorum. Daha önce Couchsurfing üyesi olarak İstanbul’da pek çok kişiyi ağırlamıştım, ama ilk kez Couchsurfing’ten birinin evinde misafir olarak kalacağım için biraz gerginim. Aslında New York’tan geliyorum ve New York’ta da bir Couchsurfing üyesinin evinde kaldım, ama beni tedirgin eden, San Diego’daki hostumun telefonlarıma çıkmaması. Ortada gelen giden kişi görmüyorum. Bir iki kez daha arıyorum. Telefonlarım açılmayınca, anlıyorum ki, yersiz yurtsuz kaldım. Ne yapmalı? Allah’tan ne olur ne olmaz diye ikinci bir kişi de yedekte tutuyordum. Ama ya o da telefonlarıma çıkmazsa?

İkinci host’umu arıyorum. İkinci hostum telefonu açıyor. Arka fon epey gürültülü. Belli ki kalabalık bir yerde. Bir partide olduğunu ve benim onun yanına gelmemi istiyor. Tamam deyip ilk bulduğum taksiye atlıyorum. Taksici ile sohbete başlıyoruz. Amca nereli olduğumu soruyor. Türk olduğumu söyleyince ben de Azeri’yim diyor ama pek Azeri tipi yok adamda. Daha çok Hintlilere benziyor. Aradan epey vakit geçince, hostum arıyor. “Nerede kaldınız, şimdiye kadar çoktan gelmeliydiniz” diyor. Sene 2007. Henüz akıllı bir telefonum ya da mobil navigasyonum yok tabi. Amca meğer beş dakikalık yol için beni yirmi dakikadır dolandırıyormuş.

Nihayet eve ulaşıyorum. Hostum beni karşılıyor. 1.55-60 boylarında sarışın bir abimiz. Beni alıp arkadaşının ev partisine götürüyor. Bir anda kendimi kalabalık bir grup içinde buluyorum. Ama bir sorunumuz var, hostum partiye motosikletle gelmiş, ben ise koca bir valizleyim. Arkadaşlarından biri beni ve valizimi arabayla onun evine bırakıyor, hostum ise motorla geliyor. Gece gece insanlara iş çıkardım diye azıcık üzülüyorum.

Hostumun evi San Diego’da minik bir villa gibi. Şahane bir evi var. Bana kocaman armut yastıklara benzer bir yer yatağı veriyor. O kadar yorgunuz ki, odalara dağılıp uyuyoruz. Ertesi gün evinin güzelliğini daha net görüyorum. Garajda bir üstü açık araba, bir cip ve bir de motosikleti var. Amerikalı olmak böyle bir şey işte diyorum.

Vakit kaybetmeden evden çıkıp downtown’da kahvaltı etmeye gidiyoruz. Bu kez hostumun motorunun arkasına atlıyorum. İlk motor deneyimim. Göz camı kapalı olmayan bir kask veriyor bana. Rüzgar gözüme gözüme girdikçe, gözlerim yaşarıyor. Gözlerimi silemediğim için, yolu da göremiyorum. Yağmurda silecekleri çalışmayan araba gibiyim. Nereye gittiğimizi pek de anlamadan güzel bir restorana varıyoruz.

San Diego’ya New York’tan geldim. New York’un göğü delen gökdelenleri, devasa kırmızı tuğlalı binaları sonrasında, bana San Diego çok iç açıcı geliyor. Caddeler geniş, her caddede Amerikan filmlerinde gördüğümüz o kocaman güzel evler var. Şehir merkezindeki restoranlar dükkanlar bile en fazla birkaç katlı. Göğü alabildiğine görebiliyorsunuz. İnsanlar New York insanının aksine, güler yüzlü, tatlı, sevecen, rahat, stressiz. Bermuda şortları ve sandaletleri ile herkes mutlu burada.

Kahvaltıda portakal suyu ve şampanya karışımı mimosa ve Yunan omleti var. Mimosa’ya bayılıyorum, ama Amerika’nın kahvaltılarına pek alışabildiğim söylenemez. Bizim damak zevkimize en yakın şey Yunan omleti diye geçen bol peynirli domatesli omlet. Sabahları omlet dışında bir şey bulmak da zor gibi. O zamanlar henüz pancake kavramını keşfetmediğimden olabilir belki. Birkaç kez ısmarladığım waffle’ların ile bizim waffle’lar ile hiçbir alakası yok. Waffle hamurunun üstüne akçaağaç şerbeti döküyorlar, al sana waffle. Süreceksin nutellayı, süreceksin beyaz çikolatayı, içine koyacaksın çilek, muzu, waffle dediğin öyle olur.

Neyse konu dağılmasın, pek kahvaltı kültürleri olduğu söylenemez. Hostumun çalışması gerektiği için beni Balboa Park’a bırakıyor. Balboa Park’ın öyle çok cezbedici bir yanı yok. Güzel, renkli, yemyeşil bir park ama o kadar işte. Arada sizi karşılayan sincapları ve Japon bahçesini saymazsak, tek başına gezerken epey sıkıcı olduğu bile söylenemez. Bir iki saat sonra hostum beni yeniden alıyor ve arkadaşlarının evine yemeğe gidiyoruz.

San Diego arabasız pek bir şey yapabileceğiniz bir şehir değil.  New York, Washington’da arabasız da temel yerleri görebilirsiniz, en kötü ihtimal taksi ile bir yerden bir yere gidersiniz, ama San Diego’da arabanız olması gerek, ya da araba kullanabiliyor olmanız gerek. Bende ikisi de olmayınca, hostuma çok bağlı bir gezi oluyor.

Akşam Pacific Beach civarındaki barlardan birine giriyoruz. Arkadaş grubunda bir gey çiftimiz, birkaç hetero erkeğimiz, birkaç de hetero kızımız var. Kızlardan biri bana “Sizin ülkenizde kadınlar araba kullanabiliyor mu” diye soruyor? Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Artık kıza nasıl küçümseyici bir tavırla, “çok cahilsin keşke ölsen” bakışı attıysam, kız özür dileyerek, “kusura bakma sizin oraları pek bilmiyorum” diyor. Bu arada üstümdeki mini bir elbise var ama kız muhtemelen bu elbiseyi ancak seyahatlerde giyebildiğimi ve ülkeme dönünce kapandığımı sanıyor.

Üçüncü ve dördüncü günlerimi Pasific Beach ve Ocean Beach’te geçiriyorum. Hostum San Diego’nun en güzel sahilleri bunlar diyor. Okyanusta yüzmeyi sevmiyorum sanırım. Deniz sürekli dalgalı. Sörf yapanlar için bir cennet ama beni pek cezbetmiyor ve şansıma hava çok kapalı. Deniz sürekli gri dalgalar şeklinde üzerime üzerime geliyor. Yine de etrafta sörf yapanları izlemek, deniz kenarındaki mağazalardan kendime renk renk elbiseler almak eğlenceli.

Bir akşam hostum beni San Diego’daki ünlü bir Meksika restoranına götürüyor. İçerisi dekorasyonu ve ortamıyla harika, ama asıl siparişlerimiz geldiğinde beni tam kalbimden vuruyor. Kocaman tabaklar içerisinde yok yok. Hayatımda yediğim en güzel Meksika yemeklerini – üstelik de vejetaryen- San Diego’da yiyorum. Restoranın adı şu an bunları yazarken keşke aklıma gelse, ama yok. Bir türlü aklıma gelmiyor, internette de bulamıyorum. (Üzgünüm).

Üçüncü günümün akşamında gece geç saatlere kadar önce downtown’daki bir barda eğleniyoruz. Gece ikide eğlence bitiyor ve evlere dağılmamız gerekiyor ama eve gitmek istemiyorum. “Hadi” diyorum, kalk “Las Vegas”a gidelim. Devamı Las Vegas yazımda.

Las Vegas’tan dönüşte artık benim için de gitme vakti geliyor. Şehirden ayrılmadan önce hep görmek istediğim ama hostumun beni bir türlü götürmediği La Jolla’ya gidiyoruz. Benim en sevdiğim sahil bu oluyor. Okyanus bana göre değil, ben küçük koyların insanıyım. İşte sadece ama sadece bu anda, keşke buraya daha önce gelseymişiz diyorum.

Yine de San Diego, keyifli, sakin, güzel bir tatil oluyor benim için. Bu tatile çıkarken, minimum fotoğraf çekeceğim ve anı yaşayacağım diye gitmiştim. Gerçekten döndüğümde aklımdaki hatıralardan başka paylaşabileceğim bir foto olmadığını fark ediyorum. Yine de 11 sene sonra bana o diyarlardan hatıralar kalabilmişse, bunu anı yaşamaya borçluyum. Varsın güzel bir fotoğrafım olmasın.

 

 

Onuncu Köy Yolcusu
Leave a Comment