GenelİzmirTürkiye

Bir Garip Urla Yolculuğu

Foça’da dördüncü günüme yalnız başlıyorum. Arkadaşım İstanbul’a döndü. Gece boyu dinmeyen, uğul uğul esen rüzgar sabah kalktığımda hâlâ esmeye devam ediyordu. Birkaç saat bekleyip rüzgarın dinmesini umuyorum ama nafile. Aslında buraya gelirken, günü birlik yakınlardaki yerlere de göz atmayı düşünüyordum. Hazır hava da kötü iken, ani bir kararla Urla’ya gitmeye karar veriyorum.

YOLDA YENİ BİR DOST

Apar topar toparlanıp yola çıkıyorum. Durakta tatlı bir hanım teyze ile tanışıyorum. Esmer güzeli, yüzü güller açan bir hanım. Adı Ayşen, bana Urla’ya nasıl gidileceğini anlatıyor, yetmiyor bir de gidebildiği yere kadar eşlik ediyor. Tatlı bir sohbete başlıyoruz.  Ayşen Abla hamama gidiyor. İnmesi gereken durağa geldiğimizde, “Gel seni de hamama götüreyim” diyor. Ona da hayır diyorum ama hayır derken içimden bir ses, “Bak yine hata yapıyorsun” diyor. Ayşen Abla, “Tamam anlaşıldı sen Urla’ya gitmeyi kafaya koymuşsun” diyerek, vedalaşıyor benimle. Ama Ayşen Abla ile dostluğumuz halen sürüor.

  

 SENİ DİNLEMELİYDİM AYŞEN ABLA

Ayşen Abla ile gitmediğime bin pişman olacağımı bilmeden kendimi Urla dolmuşlarına atıyorum. “Merkeze mi?” diye soruyorum. Çünkü Urla’ya hiç gitmemiş olan ben, herhalde bir turistik merkezi vardır, oraya gidiliyordur diye düşünüyorum. Adam “Evet” diyor ve yola çıkıyoruz. Ama bir buçuk saatlik uzun bir yolculuk sonunda kendimi son durak olan Urla Devlet Hastanesi’nde buluyorum. Lakin burası pek de turistik bir cennete benzemiyor. Sonuçta ortaya çıkıyor ki, benim Çeşmealtı adlı başka bir dolmuşa binmem gerekiyormuş.  

 Normalde bir saatte gidebilecek yer için yolda bir buçuk saat geçirdikten sonra, yanlış dolmuşa bindiğini öğrenmek haliyle pek keyifli olmuyor. Şoför ise tam bir Egeli, ve bu asabi İstanbulluyu sakinleştirip, doğru minibüse bindiriyor. Bana da sahil için güzel tavsiyeler veriyor. “Ya Gelinkapısı’nda in ya da Devlet Demiryolları Tesisleri’ne git” diyor. “Gelinkapısı ücretsiz, ama Devlet Demiryolları’nın işletmesi ücretlidir” diye de uyarıyor.  Bu arada diğer dolmuş şoförünü de tembihliyor.

Tercihimi Devlet Demiryolları’ndan yana kullanıyorum. Şoföre gideceğim yeri bir de ben söylüyorum, ve “Unutmazsınız değil mi, hatırlatmama gerek var mı” diyorum. “Yok” diyor. Mesafe 20 dk ama yarım saat olduğu halde şoförden ses yok. “Yaklaştık mı?” diye soruyorum, şoförün başından aşağı kaynar sular dökülüyor. “Ben sizi unuttum” diyor. İçimdeki asabi İstanbullu hortluyor. “Ama olmaz ki” diye söyleniyorum. 

Bu arada dolmuştan inip yeni bir dolmuşa bindiriliyorum ama kelimenin tek anlamıyla burnumdan soluyorum.  Şimdi Doğu felsefesi ile ilgilenenler bilirler. Kendini akışa bırakacaksın, sinirlenmeyeceksin, olmuyorsa bu işte bir hayır var diyeceksin. Ama işte sen onu dört saati boş yere yolda geçiren onuncu köy yolcusuna söyle:)

DEVLET DEMİRYOLLARI TESİSİ

Allahtan doğru tercih yapmışım. Devlet Demiryolları Tesisi mis gibi bir koyda. Önümde turkuaz bir deniz uzanıyor ve deniz sürpriz bir şekilde sıcak. Bütün sinirim geçiyor. Nihayet yüzebileceğim sıcaklıkta bir deniz. Dalıyorum sulara…

Ayaklarımın altında pamuk gibi yumuşacık kumlar. Su öyle güzel ki her şeyi unutturuyor. İyi ki gelmişim diyorum. Etraf sakin. İskelede bir grup genç selfie çekiyor güle eğlene. Enerji dolu kıpır kıpır ve gençliğin getirdiği o kaygısız mutluluk ile ışıldıyor yüzleri.  Burası bana da öyle iyi geliyor ki fotoğraf çekmek bile aklıma gelmiyor.

 

Devlet Demiryolları Tesisi muhteşem bir koyda ama tuvaletleri için aynı muhteşemlikte olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu kadar güzel bir işletmede hâlâ alaturka tuvaletler ve maşrapa olmasına inanamıyorum. Lavabolar asırlardır temizlenmemiş gibi. Bu devirde bu kadar güzel bir işletmeye modern bir tuvalet yapamamak ayıp gerçekten.

URLA İSKELESİ

Urla’ya kadar gelmişken o meşhur iskelesini görmeden dönemem. Sora sora iskeleyi de buluyorum. Burası mini minnacık bir koy.  Bana Sarıyer’i hatırlatıyor biraz. Ufak tefek birkaç restoran ve balıkçı teknelerinden ibaret Urla iskelesi. Arka sokakları biraz keşfetmek istiyorum.

İleride bir kalabalık toplanmış. Sonradan anlıyorum ki bir dizi çekiliyor. Yol üzerinde gördüğüm Yorgo Seferis sanat galerisinde kısa bir mola veriyorum. Yolun sonunda ise Tanju Okan Parkı’nı geçince Deniz Altı Kafe-Restoran karşılıyor beni.

Çok güzel bir restorana benziyor. Ama acelem var. Akşam kardeşle buluşmak için Balçova’ya geçmem lazım. Restoranın menüsü inanılmaz güzel görünüyor oysa ki. Bir dahaki sefere deyip Balçova’dan geçen otobüsü soruyorum. Bir durağı gösteriyorlar. Bekliyorum bekliyorum, otobüs yok. Sonunda yanımda oturan kıza soruyorum. Meğer yanlış durak gösterilmiş bana ve o arada otobüs kaçmış. Doğru durağı buluyorum ama sinirlerim tepemde yine. Urla ile elektriğimiz tutmadı bizim.

Akşam Balçova’dakardeşle uzun koyu bir muhabbet günün bütün yorgunluğunu ve sinirini üzerimden alıyor. Gece aklımda binbir türlü düşünceyle eve dönüyorum. Bugünkü yolculuğun anlamı neydi? Bana ne kattı?

Urla’dan çok tatminsiz ayrıldım. Hiçbir yer göremedim, hiçbir yerini doğru dürüst gezemedim diye içim içimi yiyor. Ama öte yandan, içimi ısıtan bir dost buldum. Yaşadığım tüm sinir harbine rağmen, karşımda sakin kalıp çözüm üretebilen insanlar gördüm. İstanbullu olmayı biraz bırakmak gerektiğini gördüm. Urla’nın altını üstünü getiremedim, ama yine kendime bir şeyler katıp döndüm. Yetmez mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Onuncu Köy Yolcusu
Leave a Comment