Las Vegas

AmerikaLas Vegas

LAS VEGAS VE ÇÖLDE GÜN DOĞUMU

San Diego’daki üçüncü günüm.  Couchsurfing’ten hostum ve onun arkadaşları ile gece ikiye kadar eğlendikten sonra, kulüp kapanınca evin yolunu tutuyoruz ama eve gidesim hiç yok. İçkiden midir, yoksa her an kafama türlü türlü fikirler gelmesinden mi bilmiyorum, hostuma hadi kalk Las Vegas’a gidelim, ben çölde gün doğumunu izlemek istiyorum diyorum. Ve hikaye başlıyor.

Aslında aklı başında makul bir adam olan hostum, Las Vegas’a öyle ha deyince gidilmez, gel gidip uyuyalım, ben seni yarın götüreyim dese de, hadi hadi diye kanına giriyorum. Dur o zaman, bari bir otel rezervasyonu yapalım deyip, iki dakika bir otel ayırıyor. Benimse aklım sadece Mojave Çölü’nde gün doğumunu izlemekte. Hangi oteli ayarladığını bile sormuyorum.

Gece üç gibi Las Vegas yollarına düşüyoruz. İnanılmaz heyecanlı ve mutluyum. Yolda hostum Burning Man’e katılmak istediğinden söz ediyor. “O ne ki” diye istemsizce soruyorum. Sene 2007, Şeyma Ilıcalı henüz piyasada yok, (ilkokulda falandır herhalde) ve ben Burning Man’in o müthiş hikayesini, Las Vegas yollarında dinliyorum.  Burning Man bizim ülkemizde Şeyma Ilıcalı’nın katıldğı ve Seda Sayan’ın oğlunun tayt giydiği meşhur festival olarak da bilinse de, aslında bu bir festival değil. Bir topluluk, deney, bir oluşum, bir şehir. Radikal bir kendini ifade etme, ve radikal bir ayakta kalma şekli.

1986’da Larry Harvey ve Jerry James adlı iki kafadarın sahilde kendi yaptıkları bir adam figürünü yaktığından beri bir gelenek halini almış.  Bir sahilde iki arkadaşın kendilerince başlattığı bir ritüel, kulaktan kulağa yayılmış ve artık uluslararası bir etkinlik haline dönüşmüş. Her sene farklı bir tema ile düzenlenen Burning Man festivalinde, Amerika’nın bütün yaratıcı çılgınları, bir araya gelip o senenin temasına uygun tasarımlarla her sene baştan bir şehir inşa ediyor ve bu şehri yok edip öyle gidiyor. Binlerce kişi ile gerçekleştirilen Burning Man’in en önemli kurallarından biri, bizim kampçıların aksine geride hiçbir kalıntı ve çöp bırakmamak.

Burning Man’den bahsede bahsede giderken, sabahın ilk ışıkları da sökmeye başlıyor. Güneş ileride yavaş yavaş doğuyor, ama hostum da ben de çok yorgunuz. Durup bu güneşin tadını çıkaramıyoruz. Yine de Mojave Çölü’nde gün doğumunu izledim diyebilirim diyorum kendime.

Gün iyice ağardığında artık otelimizdeyiz. Otelimiz Luxor. Las Vegas’a değil de Mısır’a gelmiş gibiyim. Las Vegas’a yolunuz düşerse, bu otelin içini de mutlaka ama mutlaka gezin. Çok enteresan bir oteldi. İçerisi tamamen bir piramit gibi tasarlanmış. Çöl kumlarından firavun heykellerine her şey düşünülmüş. (Burada bir not ekleyeyim: Luxor bizim gittiğimiz zamanda bile biraz eskimiş gibiydi. Biz gideli on yıldan fazla olduğunu düşünürsek şu anki halini düşünemiyorum. Trip Advisor’da yorumları kötüleşmiş sanki. Belki konaklama için değil ama içerisini görmek için gidilebilir.)

Otele vardığımızda odamızın henüz hazır olmadığını öğreniyoruz. Bir süre otelin koltuklarında odamıza çıkmayı bekliyoruz. Sanırım yolculuğumuzun en acı dolu anı bu oluyor. Neyse ki saat 10 gibi odalara kendimizi atıp, üstümüzü değiştirip, otelin havuzunda Las Vegas güneşinin tadını çıkarıyoruz. Yanında da Pina Colada’larımız. Hayatımın ilk pina coladasını da Las Vegas’ta içiyorum:) Çöl, kum, havuz ve kokteylim daha ne isterim.

Akşam yemeği otelde yiyip, gece Las Vegas’ı gezmeye çıkıyoruz. Şu meşhur ana caddesi Strip’te dolanıyoruz. Neden bilmem Las Vegas bana çok yapay geliyor. Her şeyin sahte, suni olduğu bir yer. Sahte Eiffel, sahte piramid… Biz Pazartesi gittiğimiz için açıkçası ortalıkta in cip top oynuyordu. Millet kumarhanelerde eğleniyor, ya da şovlara gitmiş de olabilir tabi. Gerçi birkaç farklı otel ve kumarhanenin içine giriyoruz. İçeride bekarlığa veda için gelmiş, zil zurna bir erkek grubu haricinde kalabalık bir gruba rastlamıyoruz. Zaten bir gün önceden aşırı yorulduğumuz için, geceyi erken noktalayıp odalarımıza dağılıyoruz. Ertesi gün tekrar o yolu dönüp, eşyaları toplayıp New York üzerinden İstanbul’a geri döneceğim.

Yolda seyahatimi düşünüyorum. Dopdolu geçti, mükemmel planlandı diyemem. Ama yine de her anından keyif aldığım bir seyahat oldu. Bir sonraki Amerika seyahatimde Burning Man’e gitmek, Grand Canyon’u görmek, San Francisco köprüsünde fotoğraf çektirmek, nihayet inadımı kırıp Empire State binasına çıkmak, Brooklyn Köprüsü’nde yürümek istiyorum. Turistik ne varsa yapacağım bir seyahat olacak bir sonraki gidişim. Ama ne zaman?