Avusturya

AvrupaAvusturyaGenel

HAFTASONU VİYANA

Viyana’ya Slovenya’da yaşadığım zamanlarda hadi hafta sonu Viyana’ya gidelim şeklinde atlayıp gittik. Avrupa’da yaşamanın en güzel yanı bu özgürlüğe sahip olabilmek sanırım. Vizedir, sınır kapısıdır stresi yaşamadan, atlayıp başka bir ülkeye gidebilmek. Sabah Zagrep’te kahvaltı edip akşam Viyana’da yemek yemek istesen yaparsın. Ha biz de yaparız, ama astarı yüzünden pahalıya gelebilir:)

İki günde Viyana’nın altını üstüne getirelim diye bir iddiamız olmadan, belli birkaç nokta seçip onlara uğradık. Kışın ortasında Viyana’ya gitmek yanımdaki Slovenyalı için dert değildi, ama benim gibi bir İstanbulluyu hayli zorladı. O yüzden Viyana’ya gitmeyi planlıyorsanız, ağız tadıyla gezebilmek için bence bahar sonu yaz başı gibi gidin, yoksa bütün fotolarınızda soğuktan omuzlar yükselmiş, boyun içeri geçmiş çıkabilirsiniz. Sonra uyarmadın etmedin demeyin.

Viyana Hakkında Genel İzlenimim

Lafı fazla uzatmadan genel olarak Viyana ile ilgili izlenimlerime gelecek olursak, şehri gerçekten ama gerçekten çok sevdiğimi söyleyebilirim. Hava çok soğuk olmasına rağmen, başınızı çevirdiğiniz her yerde sanatın binbir türlü haliyle karşılaşıyorsunuz. Sokaklarda binaların cephelerine bakarak yürümekten, boynum tutuldu diyebilirim. Her bina mı güzel olur, her sokak mı nezih olur. Şehir resmen sanat kokuyordu. Hiçbir plan yapmadan gelmiş olsanız bile, inanın sadece sokaklarında yürümek bile ruhunuzu doyuracak. Sanata doyup Viyana’dan öyle döneceksiniz.

Viyana kaç günde gezilir?

Açıkçası Viyana’yı şöyle adam akıllı gezmek için bence rahat bir haftaya ihtiyaç var. Vaktiniz varsa en az 4-5 gün ayırmanızı öneririm.  Öyle bir hafta sonu gezip gelinecek bir şehir değil kesinlikle. En azından benim için değil. Siz de benim gibi girdiği sarayları, müzeleri, sindire sindire gezmek, gittiği kafelerde restoranlarda tadını çıka çıkara oturmak isteyen biri iseniz, bence hafta sonu gibi kısıtlı bir zamana Viyana’yı sıkıştırmamalısınız.

Viyana’da Gezilecek Yerler

Viyana’da tabi ki pek çok gezilecek yer var, ama bizim sadece bir buçuk günümüz olduğundan, bu bir buçuk günde, açıkçası en ilgimizi çeken yerleri seçip, nokta atışı onlara gitmeyi tercih ettik.

Peki, hafta sonu gibi kısa bir sürede biz nereleri görmeyi tercih ettik?

Karlskirche

Siz hiç, bir kilisenin tavanına elinizi uzatsanız tutabilecekmişsiniz gibi yaklaştınız mı? Karlskirche’de ben yaklaştım. Meleklere el uzattım. Uzansam tutabilecekmişim gibi yakındılar.

Karlskrche, Karl Kilisesi anlamına geliyor.  St. Charles Kilisesi olarak da bilinen bu kilise,  Karlsplatz metro durağının hemen karşısında yer alıyor. Siz planlamadan gitmiş olsanız da, sizi büyüsüyle içeri davet ediyor. Biz sırf, ne minnoş bir kiliseymiş gibi düşünüp içeri girdik ve tek kelimeyle bayıldık.

Bilmeden girdiğimiz bu kilisenin hikayesi de ilgin. 1713 yıllarında Viyana’da kara veba salgını başlayınca, dönemin kralı 6. Charles, şehir vebadan kurtulursa Aziz Charles Borromeo adına bir kilise yaptıracağına yemin eder. Şehir vebadan kurtulunca da bu kiliseyi yaptırır. Kendi adına değil de niye Borromeo adına yaptırmış derseniz, Aziz Charles Borromeo, 1500’lü yıllarda İtalya’daki vebalı hastalara kimse yaklaşmazken, onlara vaizlik yapan bir piskoposmuş. İmparator da zaten bu azizin adını taşıdığından kiliseyi St. Charles’a adamış. İşte bu nedenle kilisenin bir diğer adı St. Charles Kilisesi olarak geçiyor.

Biz içeride epey vakit geçirdik diyebilirim. Üstelik de içeride büyük bir tadilat çalışması olmasına rağmen. (Bu arada kiliseyi araştırırken gördüğüm kadarıyla, kim gittiyse, kilise tadilatta demiş, kilisenin tadilatı senelerdir bitmedi galiba).

Viyana seyahatimden en hatırımdan, en unutamadığım yer burası olduğu için Karlskirche yani Karl Kilisesi’ni listemde ilk sıraya koyuyorum. Kiliseyi benim için özel kılan ayrıntısı ise çatısına kadar çıkıp, çatısındaki freskleri yakından görebiliyor olmanız. Dokunsanız tutabilecekmişçesine yaklaşıyorsunuz, ve şehri tepeden seyredebiliyorsunuz. Daha ne olsun. Bence Viyana gezimin en unutulmaz yeriydi Karlskirche.

Schönbrunn Sarayı

Schönbrunn Sarayı zaten Viyana’ya giderseniz görmeden dönmemeniz gereken yerlerin başında yer alıyor. Viyana’da görülmesi gereken saraylar Hofburg, Belverede ve Schönbrunn Sarayları.

Durun hemen gözünüz korkmasın. Ben sizi iki dakikada özet geçeceğim. Şimdi Hofburg şehir merkezindeki kışlık saray. Belvedere ise Viyana kuşatmasındaki başarılarını ödüllendirmek için hanedan tarafından Prens Eugen Savoy’a hediye edilmiş, içindeki sanat eserleri ile öne çıkan bir saray. Schönrunn is hanedanın yazlık sarayı.  (Arkadaş ben hâlâ anacığımın evinde yaşıyorum, adamlar, yaz geldi diye saray değiştiriyor. Bir sonraki hayatımdaki hanedan mensubu olmak istiyorum, ey tanrım:))

Bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan, fotoğraflarına bakınca bize daha hoş gelen Schönbrunn Sarayı’na gitmeye karar verdik. Diğer sarayları görmediğim için, Schönbrunn hepsinden güzel gibi bir iddiam yok, ama biz gidince epey hayran kaldık ve çok memnun ayrıldık.

Ne yalan söyleyeyim Viyana’ya gidinceye kadar, hatta Schönbrunn Sarayı’nı gezinceye kadar ne prenses Sisi’yi ne kocası Franz Joseph’i duymuştum. Schönbrunn Sarayı’ndan çıktıktan sonra ise artık tam bir Sisi hayranıydım. Öyle de güzel pazarlıyorlar sarayı, çakal Avusturyalılar.

Efenim özetlemek gerekirse, koskoca  Avusturya-Macaristan imparatoru Franz Joseph, Sisi hanım kızımıza daha 15 yaşında iken aşık olur. Sisi’nin ablasını alacakken, Sisi’yi görüp, yok ben bunu alacağım der ve basar nikahı. Yalnız işte imparator da olsan, bir kadının kalbini fethedemeyebiliyorsun. İmparatorlar da yenilebiliyor. Neyse efenim bizim kız Sisi, artık Franz’ciğimi sevmediğinden mi, yoksa maceraperest kişiliğinden midir bilinmez, ömrünün çoğunu kocasının yanından çok, fink fink gezmelerde seyahatlerde geçirmiş. (İdolümsün Sisi).

Sarayı gezerken Sisi’nin bu feminist tavırlarına, kıyafetlerine, maceraperestliğine, hayran kalıyor, ve ister istemez, karşılıksız aşk yaşayan Franz’e üzülüyorsunuz. Bu arada sarayda beni etkileyen bir diğer nokta da Franz’ciğimin odası oldu. Sen kalk koskoca Avusturya-Macaristan imparatoru ol, Sisi gibi bir de eşin olsun, tek kişilik bir yatak bir de dua masası olan tek göz odada yat kalk. Olacak şey mi Franz?

Saray içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan, biz bir fotoğraf çekemeden ayrılmıştık. Tek üzüntüm odur.

Schönbrunn Sarayı ile ilgili size tarihidir vs başka bir şey anlatmayacağım. Ben gidince audio guide alıp gezdim, dinledim de ne oldu? Hepsini unuttum. Gidince aklınızda zaten bir tek Sisi ve Franz kalacak. Onların hayat hikayesini okuyup gidin, bence tamamdırJ  Hatta gitmeden önce Sissi filmini izleyin.

Schönbrunn Sarayı ayrıca bahçesi ve hayvanat bahçesi ile de ünlü. Biz karda kışta (kar kış dediğim de Mart idi) gittiğimiz için, ortada bahçe mahçe denilebilecek bir şey yoktu. Yani bahçe istiyorsanız, yaza doğru gidin. Zaten Viyana’ya kesin yazın gidin, kışın gitmek gerçekten akıl işi değil. Hayvanat bahçesine gelecek olursak, biz girmiş bulunduk, ama hayvanların hallerine üzüldüm açıkçası. Hangi hakla, onları böyle hapsediyoruz bilmiyorum. Hava soğuk olduğundan mı bilmiyorum, kapalı yerlerdeydi büyük kısmı, ve bulundukları alanlar da öyle geniş falan değildi. Ben hayvanat bahçesi kısmını pek sevmedim açıkçası.

Yoğun sezonda gidecekseniz, Schönbrunn biletlerini önceden almanız iyi olabilir. Biletleri http://www.imperial-austria.at/  adresinden alabilirsiniz.

Schönbrunne’e nasıl gidilir?

Schönbrunne’e biz kendi aracımızla gitmiştik, ama metro ile gidecekseniz, Karlsplatz’dan geçen yeşil renkli U4 hattına binip Schonbrunn durağında inmeniz gerekiyor.

Hundertwasser Evi (Hundertwasser House)

Biz buraya ikinci günümüzde gitmiştik ve iyi ki de gitmişiz dediğim bir yer oldu. Legodan ev yapmışlar:) Öyle rengarenk, öyle alışılmadık, öyle güzel. İnsanın parçaları alıp, lego gibi başka bir yere takası geliyor. Bir mimari düşünün ki, bakınca sizi gülümsetiyor.

Ne yalan söyleyeyim, ben bu evi hep Gaudi yaptı sanıyordum, ama Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser tarafından yapılmış. Yani insan evin ismine bakınca anlar değil mi:) O da benim leylalığım olsun.

Burayı gezerken biraz sessiz olmanız gerekiyor, çünkü burası içinde yaşayanların olduğu bir ev. O yüzden biz gezerken, etrafta sürekli sessiz gezin uyarıları görmüştük. Ben bu yüzden içini gezerken fazla tedirgin oldum, o yüzden de çok rahat gezemedim. Birilerinin özel hayatına fazla müdahale ediyormuşuz gibi hissettim. Allah orada yaşayanlara sabır versin diyeyim.

Hundertwasser’in hemen karşısında (hangi yüzündeydi hatırlamıyorum) bir pastane bulmuştuk ve şimdiye kadar yediğim en iyi pastalardan birini yemiştim. Hâlâ duruyor mudur bilmiyorum, ama çalışanlar Türk çıkmıştı. Ben yine memleket hasretiyle dolu olduğumdan, o pastaneyi ayrı bir sevmiştim. Tabi ismini hatırlayıp da sizinle de paylaşabileydim ne güzel olurdu, ama affedin 9 sene sonra o detaylar hatırlanmıyor. Belki o pastane kalmamıştır bile:)

Peki Hundertwasser’e nasıl gidilir?

Biz kendi aracımızla gittik, ama sizin için üşenmedim araştırdım. O kadar bloğuma gelmişsiniz, nasıl gidileceğini söylemeden göndermem sizi.

Hundertwasser 3. Bölge’de  yer alıyor. U3 veya U4 metro hatlarıyla Landstrasse / Wien-Mitte durağından inip 10 dklık bir yürüyüşle Hundertwasser’e varabiliyorsunuz. Durağa geldiğinizde Landstrasser Hauptstras çıkışından çıkın, Seidlgasse’ye doğru yürüyün. Seidlgasse’den Kegelgasse’ye girin (sağda kalması gerek). Birkaç dakika sonra Hundertwasser Evi karşınıza çıkacaktır.

Biz o kadar yürüyemeyiz derseniz, U-1 veya U-4 metro hatları ile Schwedenplatz durağında inin. Prater Hauptallee yönüne giden 1 numaralı tramvaya binin. Hetzgasse’de tramvaydan inin. İndiğiniz yöne doğru yürüdüğünüzde iki dakika sonra kendinizi Hundertwasser Evi’nin önünde bulacaksınız.

Naschmarkt

Şimdi burası şehir merkezinde mini minnacık bir pazar. Peki ben neden çok sevdim. Çünkü Slovenya’da yaşayan bir Türk olarak, Viyana’ya gidip, bu pazara girip, Tokat yaprağı, siyah zeytin ve köy peyniri buldum. Türkçe alışveriş yaptım. İnsan yurtdışında yaşarken kendi milletinden birini gördüğünde, kendi mutfağından bir şeyler bulunca inanılmaz mutlu oluyor. Siz gidince benimle aynı hisleri yaşamayabilirsiniz, çünkü siz belki de daha bir gün gün öncesi Türkiye’de siyah zeytinli beyaz peynirli evlere şenlik bir kahvaltıdan kalkmıştınız. Ah ah anlayamazsınız:) Zeytin önemli.

Palmenhaus Cafe, Brasserie, Bar

Aslında buraya hemen yanı başında bulunan Kelebek Müzesi’ni görmeye gitmiştik, ama biz gittiğimizde kapalı olduğu için, ve dışarıdan çok güzel göründüğü için girip bir şeyler yemeye karar verdik. Ne yedik içtik hatırlamıyorum ama içerisinin dekorasyonu benim çok  hoşuma gitmişti. Tek hoşlanmadığım nokta gürültülü olması ve içeride sigara içilmesiydi (bakınız fotodaki kadınların elindeki sigaralar). Sanırım artık içeride sigara içilmiyormuş. Cefasını ben çektim, sefasını siz sürün gayri:)

Palmenhaus Hofburg Sarayı’nın da yakınlarında. Önce Hofburg’u ziyaret edip, buradaki Kelebek Müzesi’ne uğrayıp, sonra Palmenhaus’da bir yemek arası verebilirsiniz.

Bunun dışında şehir meydanını gezdik, ünlü St. Stephen Kathedrali’nin içini gezdik (çok da bayılmadık) sokaklar arasında kaybolduk.

Başka neler yapmak isterdim?

İkinci gidişimde Hofsburg ve Belvedere Sarayları’nı görmek, State Opera House’da bir opera dinlemek, Museums Quartier’daki müzeleri gezmek, bahçesinde oturmak, ve Tuna nehrinde tekne turu yapmak isterdim. Onlar da bir sonraki gezilere diyelim. Sizin önerileriniz var mı?