Genel

GenelGezi HazırlıklarıYolcu Tavsiyeleri

İyi Bir Gezi Planlaması Nasıl Yapılır?

46

  • Gideceğiniz Yere Karar Verin:

Komik gelebilir, ama benim gibi bir kararsızsanız, aynı anda gitmek istediğiniz birden fazla yer olabilir. Peki tercihi nasıl yapacaksınız? Ben birkaç seçenek arasında kaldığımda genelde kendime aşağıdaki soruları sorarım:

Gitmek istediğiniz yerler arasından hangisi daha çok içinizden geçiyor?

Aslında en önemlisi bu soru. Bugün olduğumuz yarın olmadığımız bir dünyada isteklerimizi çok da ertelemenin gereği hiç yok aslında. Mutlaka görmek istediğiniz bir ülke mi var, şartlarınız da el veriyorsa düşünmeyin gidin. İki ülke arasındasınız ve biri daha çok mu içinizden geçiyor? İçinizden geçene gidin. Biz insanlar her zaman farkında olmayabiliyoruz ama iç sesimiz her zaman doğru söyler.

Bu ülke için bütçeniz var mı?

İstekten sonra en önemli mevzu ise pek tabi ki para. Bu seyahati karşılayacak bütçeniz var mı? Bu bütçeyi bir şekilde bulma imkanınız var mı? Bu seyahat dönüşte sizi çok zor durumda bırakacak mı? Eğer bütçe sizi zorlayacaksa, kendinizi hazır hissedene kadar planlarınızı ertelemeyi düşünebilirsiniz. Bir diğer seçenek ise nereden tasarruf edebileceğinizi ve bu geziyi en ucuza nasıl getirebileceğinizi araştırarak, minimum bütçenizi belirlemek ve bu minimum bütçeye göre karar vermektir.

Vize gerekiyor mu? Ulaşım ya da gezi hazırlıkları sizi zorlayacak mı?

Yalan yok bazı ülkeleri sırf vize için ertelediğim doğrudur. Vizesi sizi çok uğraştıracak ya da vize alamayacağınızı bildiğiniz bir ülke ile sinir harbi yaşamak yerine, vizesiz ülkeleri aradan çıkarmak daha akıllıca olabilir. Ben hala Hırvatistan vizesiz iken değerini bilip de gitmediğime halen üzülürüm. Örneğin bu sene yapacağım Uzak Doğu seyahatinde aslında gideceğim ülkeler arasında Vietnam ve Laos da vardı. Ama vize işlemleri ile uğraşmak istemediğim için bu iki ülkeyi erteledim. Burada karar tamamen kendinizi prosedürel işlemlere ne kadar hazır hissettiğinize bağlıdır.

Gideceğiniz ülke için elinizdeki vakit yeterli mi?

Elinizdeki süre gitmek istediğiniz ülke için yeterli mi? Yoksa çok sıkışık bir gezi mi olacak? O halde belki gitmek istediğiniz ülkede göreceğiniz yerleri sınırlandırabilir ya da o sürede daha kolay gezilebilecek başka bir ülkeyi tercih edebilirsiniz. Yine kendimden örnek vermek gerekirse, Vietnam’ı baştan aşağı gezmek için 1 haftanın bana yeterli olmayacağına karar verip, Vietnam’ı başka bir tarihe erteledim. Oraya ayıracağım 1 haftayı ise Kamboçya’daki başka rotalara tahsis ettim.

Gideceğiniz tarihlerde mevsim nasıl?

Özellikle uzak mesafelere gidecekseniz, bir sürü bütçe ayırıp da mevsim şartları yüzünden gezememek, otellere ya da kafelere tıkılıp kalmak yazık olacaktır. Her ne kadar yüksek sezon dışında biletler de oteller de ucuz olsa da, yağmur çamur içinde ya da karda kışta gezmenin zorluklarını da göz önünde bulundurarak karar vermeniz gerekir.

Burada kendinize sormanız gereken soru şu: “Siz ne tür bir gezginsiniz?” Bazı gezginler için yağmur ve soğuk sorun olmayabilir ve bu kişiler gezilerini her türlü hava şartında gerçekleştirebilir. Onları -20 derecede kamp yaparken, Norveç’te kuzey ışıklarını seyrederken, Prag’da buz gibi havada fin fin sokaklarda dolaşırken görmeniz mümkündür. Benim gibi bazı gezginler ise 25 derece altında donabilir.  Ben kendimi bildiğim için kışın asla Avrupa gibi ülkelere gitmem ve kışın tropik ülkelerde olmayı tercih ederim. Hatta mevsim benim için bütçeden daha belirleyici bir faktör olabilir kimi zaman.

Gideceğiniz tarihler o ülkedeki belli günlere denk geliyor mu?

Gideceğiniz ülkede gideceğiniz tarihlerin önemli günlere ya da dönemlere denk gelip gelmediğini bilet almadan önce araştırırsanız iyi olur. Örneğin Mart aylarında Tayland’da ot yakma dönemi başladığı için, kuzeyde tatil zaman zaman pek isli ve dumanlı bir hal alabilir. Çin yeni yılı dönemlerinde Uzak Doğu’daki bilet ve otel fiyatları tavan yapabilir. Brezilya’ya karnaval zamanı gitmek bütçe sarsıcı ve tehlikeli olabilir. Öte yandan tam tersi şekilde sırf bir karnaval ya da festival olduğu için de bir ülkeye gitme kararı alabilirsiniz.

  • Gideceğiniz yerlerde ne kadar kalacağınıza karar verin:

Gideceğiniz yere karar verdiniz. Peki burada ne kadar kalacaksınız? Örneğin ülkeyi seçtiniz ama kaç şehrine gideceksiniz, ya da bu her şehirde ne kadar kalacaksınız Bunu belirlemek için, önce gideceğiniz yerde neler yapabileceğinizi araştırın. Trip Advisor’ın Things to Do menüsü bu iş için birebirdir. Gideceğiniz ülke hakkındaki blogları okuyup daha önce gitmiş olan kişilerin deneyimlerini öğrenerek, görmek istediğiniz yerlerin ya da yapmak istediğiniz aktivitelerin bir listesini çıkarın. Bu liste size kabaca bir yerde ne kadar vakit geçirmeniz gerektiği hakkında fikir verecektir. Ulaşım planlamalarınızı asla bu listeyi yapmadan ayarlamayın.

  • Ulaşım seçeneklerini değerlendirin:

Gideceğiniz yer için en uygun seçenekleri değerlendirin. Çoğu yere artık uçakla gitmek en konforlu ulaşım şekli olabilir, ama bütçenize ya da zamanınıza bağlı olarak tren, otobüs, feribot, hatta ücretsiz shuttle seçeneklerini iyi araştırın.

Uçak ile gidecekseniz, uçak sitelerinin cookie (çerez) kullandığını unutmayın. Aynı uçuşa farklı günlerde bakıp daha pahalı bir ücrete satın almamak için, bileti almadan önce çerezlerinizi temizlemeyi unutmayın. Ya da farklı bir bilgisayardan bilet fiyatına bakıp, doğru fiyattan aldığınıza emin olun. Bütçeniz varsa, biletlerinizi esneklik tanıyacak şekilde alın. Gezilerinizde olası aksilikler nedeniyle uçak saatini değiştirmeniz gerekebilir. Buna esneklik tanıyan bir bilet almak sizi pek çok sorundan kurtarır.

Bilet alırken, özellikle aktarma yapacağınız bir bilet alıyorsanız, olabilecek rötarları, havaalanının büyüklüğünü, kapı değişikliği durumlarını göz önünde bulundurarak satın alın. Ülke değiştirecekseniz iki uçuş arasında en az üç saat bırakmaya çalışın.

  • Konaklama seçeneklerinizi ayarlayın:

Biletinizi de aldığınıza göre konaklama seçeneklerinize bakabilirsiniz. Konaklamada en belirleyici etken yine bütçe olacaktır. Yeterli bütçeniz olsa bile, bu bütçeyi bir otele yatırmadan önce kendi kendinize şu soruları sorun:

Bu seyahatte ne kadar vaktim otelde geçecek? Bu otele bu parayı vermeye değer mi?

Sessiz bir hotel/hostel mi istiyorum, sosyalleşebileceğim bir hostel/otel mi arıyorum?

Şehir merkezinde her yere ulaşımı kolay olan bir otel mi istiyorum? Şehir dışında kafa dinleyebileceğim bir otel mi?

Bunlara karar verdikten sonra booking.com ve tripadvisor gibi sitelerden otellerin yorumlarına bakarak kendinizce bir karar verebilirsiniz.

Ama karar verirken her zaman iç sesinizi dinleyin. Mühim olan bir otelin çok iyi yorumlar alması, çok iyi olması, çok ucuz olması, çok güzel olması değildir. Mühim olan sizin kendinizi o otelde ne kadar rahat, iyi ve güvende hissedeceğinizdir.

Yine kendimden bir örnek vermek gerekirse, bir ilki gerçekleştirmek ve bir hostelde 6 kişilik bir odada kalmayı denemek istedim. Arkadaşlarım tarafından ve booking.com olsun tripadvisor olsun her yerde çok iyi yorumlar almış bir hostelde bir oda tuttum. Sonuç aylarca o kadar gerildim ki, seyahatime 1 ay kala kendimi niye bu kadar geriyorum, bu kadar gerileceğim bir yerde niye kalıyorum diyerek değiştirdim ve daha konforsuz ama tek kalabileceğim başka bir hostel tuttum.

Tabi buna ek olarak, couchsurfing.com gibi sitelerden ücretsiz kalabileceğiniz yerler de araştırabilirsiniz. Couchsurfing üyesi değilseniz, daha önce o ülkeye gitmiş kişilerden ya da bir tanıdığı olduğunu bildiğiniz kişilerden, sizi misafir edip edemeyeceklerini sorabilir ve otel masrafından tasarruf edebilirsiniz.

Burada bir tüyo daha vereyim. Özellikle yurtdışı gezilerinizde bir oteli çok beğendiyseniz ve değiştirmeyi düşünmüyorsanız önceden ödemesini yaparak tasarruf edebilirsiniz. Booking.com gibi sitelerde otelde ödeme şeklinde bir rezervasyon yaptığınızda, dövizdeki artışlar nedeniyle zarar edebileceğinizi unutmayın. Yine de ne olur ne olmaz diye otel rezervasyonunuzu otelde ödemeli şeklinde  ayarlayacaksanız, otelin ücretini en kısa zamanda döviz olarak kenara ayırmaya bakın.

  • Sağlık ve güvenlik önlemlerini araştırın:

Gideceğiniz yerlerde herhangi bir hastalık, güvenlik ya da salgın riski söz konusu mu? Herhangi bir aşı yaptırmanız gerekiyor mu? Yanınızda herhangi bir ilaç götürmeniz gerekiyor mu? Bunları iyi araştırın. Seyahat Sağlığı Merkezleri’nde gerekli bilgileri alabilirsiniz. İstanbul’da en merkezi Seyahat Sağlığı Merkezi, Karaköy’de hemen Kadıköy iskelesinin karşısında yer alıyor. Burada aşılarınızı ücretsiz yaptırabiliyorsunuz.

  • Seyahat sigortası yaptırın:

Gittiğimiz ülkelerde hastalanmayacağımızın ya da valizimizi kaybetmeyeceğimizin bir garantisi olmadığından kendinizi garantiye alıp, seyahat sağlığı sigortanızı yaptırmanızı öneririm. Çok cüzi miktarlarda yapılan bu sigorta belki de sizi binlerce liralık hastane masraflarından kurtarabilir. Benim çalıştığım üniversitenin sağlık sigortası yurt dışında da geçerli olmasına rağmen, ben gideceğim seyahatlerde ekstra seyahat sağlık sigortası yaptırmayı tercih ediyorum.

  • Tur fiyatlarını ve seçeneklerinizi araştırın:

Sagrada Familia ya da Eiffel gibi turist akınına uğrayan bir yeri görmek istiyorsanız, bu tür yerlerin biletlerini önceden internette satın almaya bakın. Bu sizi saatlerce kuyrukta bekleme sıkıntısından kurtardığı gibi, o değerli vaktinizi başka güzel şeylerde değerlendirmenize de yardımcı olacaktır.

Turları internet üzerinden almak her zaman kârlı ya da kolay olmayabilir. Özellikle Uzak Doğu seyahatlerinde internet üzerinden anlaşmak hayli zor ve yorucu olabilir. Yine de önceden internetten bir fiyat araştırması yaparak, gitmeyi planladığınız turlar için ne tür bir bütçe ayırmanız gerektiği hakkında bir fikir sahibi olun. Bu araştırmayı yapmak, daha önceden görmediğiniz, ama gitmek isteyebileceğiniz farklı yerleri bulmanıza da yardımcı olur.

  • Gereksinimlerinizi belirleyin:

Örneğin sırt çantası yeterli mi, yoksa koca bir bavulla mı gideceksiniz? Hangisi sizin rahat hareket etmeniz için daha iyi bir seçenek olacak? Yanınızda ne getireceksiniz?

Bazı ülkelerde belli yerlere girerken belli giysi kuralları vardır. Siz nasıl camiye başı açık mini etekli giremezseniz, Uzak Doğu’da da bir tapınağa diz üstü etek, kısa şort, omuz açık giremezsiniz.   Gideceğiniz ülkelerdeki toplum tarafından kabul gören giyim kuşam şartlarını araştırın. Mevsim şartlarına göre tedarikli bir çanta hazırlayın.

Prizlerin ülkeden ülkeye değişiklik gösterebileceğini unutmayın. Universal bir adaptör edinerek bu sorunu çözebilirsiniz.

Eğer tek başınıza seyahat ediyorsanız, ve sahil gibi yerlerde telefonu cüzdanı ne yapacağım diye dert ediyorsanız, telefonu ya da cüzdanınızı içine koyup denize girebileceğiniz deniz çantalarından alabilirsiniz. Yine yanınızda bir asma kilit ve bavul kilidi bulundurmak seyahatlerinizdeki hırsızlıkların önüne geçecektir. Özellikle hostellerde kalacaksanız.

Bunun dışında yanınızda her zaman yedek batarya, yedek hafıza kartları bulundurun. Benim gibi pimpirikli bir insansanız bir de seyahat ütüsü getirmeyi bile düşünebilirsiniz.  Sırt çantasında kırışan elbiselerim için her daim kuru temizlemeci aramak zorunda kalmamak için mini bir seyahat ütüsünü yanımda taşıyorum.

İster sırt çantası ister bavulla gidin, eşyalarınızın daha derli toplu olmasını sağlamak için bavul içi düzenleyicilerden alabilirsiniz. Ben sırt çantasında kullanıyorum ve muhteşem işe yarıyor.

Hostel gibi yerlerde kalacaksanız, yanınızda havlu taşımak yerine, hamam peştamalı kumaşından yapılmış bornozlardan ya da havlulardan edinebilirsiniz. Bunlar hem hızlı kurur, hem de olur da pis çarşaflı bir hostele denk gelirseniz, geçici uyku tulumu görevi görür. Çok da yer kaplamadığı ve hafif olduğu için çantada ağırlık yapmaz.

  • Dövizinizi mümkün olduğu kadar önceden alın:

Döviz Türkiye’de genelde hep yukarı çıkma eğiliminde olduğundan, mümkünse dövizinizi seyahatinize karar verdiğiniz anda alın. Dövizi ne kadar geç alırsanız o kadar zarar etme riskiniz olduğunu unutmayın.

  • Sosyal sorumluluk sahibi olun:

Her nereye gidiyorsanız, gittiğiniz yerdeki canlıları –insan, hayvan, bitki – koruyun. Onların sömürüldüğü aktivitelere katılmayın, bu aktiviteleri programınıza dahil etmeyin, bu aktivitelerin tanıtımlarını yapmayın.

Örneğin Tayland’da Tiger Kingdom gibi yerlere gidip kaplanla fotoğraf çektirmeyin. Bu kaplanlar ziyaretçilere saldırmasın diye işkenceyle eğitiliyorlar ve uyuşturuluyorlar. Yine Tayland’da fil safarisine katılmayın. Fil gösterilerinde bulunmayın. Fillerin koca cüsselerine rağmen omurgalarının insan taşımaya elverişli olmadığını unutmayın. Fillerin o gösterileri yapabilmek için türlü işkencelerden geçtiğini bilin. Hatta fil yetimhanelerinde bile, filler konukların ellerinden meyve yesin diye fillerin saatlerce aç bırakıldığını unutmayın.

Kamp yapıyorsanız, çöpünüzü toplayıp gidin. Ardınızda iz bırakmayın. Gittiğiniz yerlerin doğasına saygı duyun.

Gittiğiniz ülkelerin örf ve adetlerini öğrenin. Toplum kurallarına saygılı olun. Toplum içinde yapılmaması gereken davranışlardan kaçının.

GenelGezi HazırlıklarıYolcu Tavsiyeleri

GEZİLERİ ÖNCEDEN PLANLAMALI MI?

14

Gezi planlaması, epey bir mesai harcamak gereken başlı başına bir görevdir. Peki gezileri önceden planlamanın faydaları nelerdir?

-Kısıtlı zamanınızı en verimli biçimde değerlendirmenizi sağlar

Gönül isterdi ki her günümüz tatil olsun, her daim gezelim, yollarda olalım. Ama hayat herkese aynı derecede cömert olmadığından –ben dahil- çoğumuz senede yalnızca birkaç hafta izin alabiliyoruz. Üstelik bir Türkiye gerçeği olarak iki hafta üst üste izin bile alamadığımız, alsak da onu karşılayacak para bulamadığımız olabiliyor. Uzun lafın kısası bazen vaktimiz az ama görmek istediklerimiz çok olabiliyor.

Böyle zamanlarda iyi yapılmış bir gezi planı, minimum sürede maksimum yer görmenizi sağlar. Gideceğiniz rotayı belirledikten sonra, her rotada görmek istediğiniz yerleri seçmek, bu yerlere en hızlı ve ucuz ulaşım seçeneklerini araştırmak, gezinizden hem en çok faydayı sağlamanızı hem en konforlu şekilde seyahat etmenizi, hem de minimum sorunla karşılaşmanızı sağlar.

-Uzun zamanlarda bütçe ve zaman yönetimi sunar

Sürekli yolda olan, işinden istifa etmiş ya da gezginliği profesyonel olarak sürdüren insanlara hepimiz imrenip şapka çıkarıyoruz. Onların hiçbir planlamaya ihtiyaçları olmadığını düşünebiliriz ama aslında hiç de öyle değil. Bu kişiler –özellikle işinden istifa etmişlerse- belli bir bütçe dahilinde gezebilecekleri kadar çok gezmek durumundadır. Bu da iyi bir bütçe yönetimi gerektirir.

Bir sonraki ay maaş almayacağını bilen birinin harcamalarını daha akıllıca yapması, daha ucuz oteller bulması, daha uygun ulaşım yöntemlerine yönelmesi gerekir. Bunların ise hepsi detaylı bir planlama gerektirir.

Profesyonel olarak bu işi yapanların ise belli bir standardı tutturması gerektiğinden, önerdikleri yerlerin kalitesinden, yaptıkları önerilerin faydasına kadar her şeyi önceden iyice araştırmış olması beklenir.

Sürenizin bol olması, beraberinde akıl karışıklıklarını da getirir. Zaman uzun olunca gidilebilecek yer seçenekleri de artar. İyi bir planlama kafa karışıklığını önler, istenen rotanın hayatın gerçekleri ile örtüşmesini sağlar.

Aslında bütçe ve zaman yönetimi, zamanı kısıtlı olsun olmasın, her gezgin için önemlidir. Ama zaman kısıtlı olduğunda bazen paraya kıymak ve bütçede ufak çaplı bir delik açmak gerekse de, iyi bir planlama ile bu tür harcamalarda da tasarruf sağlanabilir. Evet zamanınız kısıtlı ise bazen 10 Dolar’a otobüsle 12 saat gidebileceğiniz bir yere belki 200 Dolar ödeyip bir saatte gitmek durumunda kalabilirsiniz. Ama iyi bir planlama ile biletleri önceden alarak, Dolar’ınızı önceden alarak, yine de bunu kendiniz için en uygun hale getirebilirsiniz.

-Sorunlar karşısında çözüm alternatifleri sunar

Her gezide son dakika değişiklikleri ve beklenmedik aksilikler olabilir. İyi bir planlama yaptıysanız, mevcut koşullar altında bir b planınız hatta bir c planınız bile olabilir.  Elinizin altında farklı durumlar için farklı çözümler olduğunu bilmek, gezinizi daha keyifli bir hale getiririr. Söz gelimi, bir gün için belli bir rota planladıysanız ve sizden kaynaklanmayan nedenlerle bu rota gerçekleşmediyse bile, b planına geçebilir, ve aklınızdaki diğer rotayı gerçekleştirebilirsiniz.

-Soğukkanlı olmanızı ve kendinizi güvende hissetmenizi sağlar

İyi bir planlama, özellikle de tek yola çıkıyorsanız, her şeyin kontrolünüz altında olduğunu hissetmenizi sağlar. Bu da doğal olarak kendinizi güvende hissettirir.  Kendinizi güvende hissetmek ise, yaydığınız enerjiyi bile etkileyeceğinden, gezinizde daha güzel anılar biriktirmenize yardımcı olur.

Öte yandan her gezginin bildiği bir gerçek var ki siz ne kadar planlarsanız planlayın gezilerde her daim son dakika değişiklikleri olur. Bazen bu sorunlar karşısında eliniz kolunuz bağlı da kalabilir. Böyle durumlarda kendinizi akışa bırakmak ve her anın tadını –plansız- da olsa çıkarabilmek bir gezginin en önemli meziyetidir. Planlar sizin hayatınızı kolaylaştırmak için vardır. Planların sizi ele geçirmesine müsaade etmeyin. Patron her zaman sizsiniz, unutmayın.

İyi seyahatler!

 

AvrupaGenelMacaristan

Budapeşte’de Hiçbir Şey Yapmamak

Bizim Budapeşte gezimiz biraz saçma sapan, plansız programsız bir gezi oldu. O yüzden burada yazıp yazmamakta çok kararsız kalmıştım. Ama her deneyim bir katkı sunar, sen yine de yaz kızım dedim, ve geçtim bilgisayarın başına.

Budapeşte’ye Nasıl Gittik?

Bir arkadaşımız Budapeşte’ye yerleşince onu ziyaret etmek için biz bir hafta sonu arabaya atlayıp Budapeşte’ye gittik. O günlerde Slovenya’da yaşadığımdan istediğim gibi arabaya atlayıp yakınlardaki istediğim bir şehre rahat rahat gidebiliyordum. Budapeşte’ye İstanbul’dan 2 saatlik bir uçuşla ulaşabiliyorsunuz. Pegasus ve THY’nin doğrudan seferleri bulunuyor.

Budapeşte’de Nerede Kaldık?

Arkadaşımızı ziyaret etmeye gittiğimiz için onun evinde kaldık doğal olarak:) Yani size anlatabileceğim bir otel tecrübem yok. Arkadaşımızın evi, Elizebeth Meydanı yakınlarındaydı ve buradan her yere yürüyerek gidip geldik. Belki siz de Elizabeth Meydanı civarında bir otel bakabilirsiniz.

Budapeşte’ye Kaç Gün Ayırmalı?

Şimdi biz hiçbir özel aktivite yapmadan iki gün geçirdik ve yapacak çok şey vardı aslında. Budapeşte’yi bir hafta sonuna sığdırmaya çalışmamalı gibi geliyor. Budapeşte için en az 4 gün lazım diye düşünüyorum.

Budapeşte’ye Ne Getirmeli?

Biz 23 Nisan tatilini fırsat bilip gitmiştik. Gündüz epey sıcaktı. Kolsuz bir badi ile rahat rahat gezebildim, ama akşama doğru hava serinledi. İstanbul havası gibiydi diyebilirim. Baharda gidecekseniz yanınıza bir deri ceket almanız iyi olabilir.  Kışın epey soğuk olabileceğini düşünüyorum. Tedarikli gitmekte fayda var.

Budapeşte’de Neler Yaptık?

Valla hiçbir şey yapmadık. Aklınıza gelebilecek hiçbir turistik aktiviteye dahil olmadık. Yaptığımız en turistik aktivite, es kaza bir turistik lokasyonun önünden geçtiysek onun önünde bir fotoğraf çektirmek oldu:) Ama yine de şehirden çok keyif aldığımız bir gezi oldu.

İlk gece arkadaşımızın Budapeşte’deki evine çok geç saatlerde vardığımız için yakınlardaki bir falafelcide yemek yiyip oradan Budapeşte gecelerine aktık. Şu an adını hiç hatırlamadığım bir barda epey eğlendikten sonra evlere dağıldık.

Sabah gecenin yorgunluğu ile anlamsızca erken uyanıp Budapeşte’nin sokaklarını keşfe çıktık. Önce Molnar’s ‘ta Macarların ünlü hamur işi “makara” tatlısı ile güzel bir kahvaltı ettik. Bu tatlının orijinal ismi kurtos kalacs hatta kürtoskalacs. Baca tatlısı, düğün tatlısı olarak da geçiyor. Romanya’da yaşayan Macarlar bu tatlıyı mangal kömürü ateşinde özel günlerde pişirirlermiş. Bugün her yerde bulmak mümkün. Kokusunun tadından daha iyi olduğunu söyleyebilirim, ama sabah aç karna çok iyi gidiyor. Sokakları kaplayan bu kokuya hayır demeniz ve geçip gitmeniz zaten mümkün değil.

Ardından yol bizi nereye götürürse diye gezmeye başladık. Yol bizi Zincir Köprü’ye götürdü. 1839’da yapımına başlanıp 1849’da yapımı tamamlanan bu köprü, 2. Dünya Savaşı’nda havaya uçulmuş ve 1949’da yeniden inşa edilmiş.

Biz oradayken bisikletlilerin düzenlediği bir geçit törenine denk geldik sanırım. Kimisi farklı kıyafetler giymiş bir sürü bisikletli yanımızdan geçerken, kimileri de Zincir Köprü’nün tepelerine çıkmış fink atıyordu.  Bir yanda bando çalıyordu (galeride fotoğrafları görebilisiniz), bir yanda insanlar çılgınca dans ediyordu.

 

Bir süre bu eğlenceli ortamın tadını çıkarıp şehri biraz daha gezdik. Budapeşte’nin sembolü sayılan Parlamento Binası’nı uzaktan seyre daldık, karşımıza çıkan güzel mimari eserlerin fotoğrafını çektik ve yorulunda Erszebet Meydanı‘nda arkadaşla buluşup burada yemek yedik.

Erszebet Meydanı, ortasında bir havuz ve havuzu saran çimenlerin bulunduğu, yemek yiyebileceğiniz kafelerin yer aldığı, şehir merkezinde güzel bir meydan. İnsanlar çimenlere yayılmış ya da havuz kenarına oturmuş açık havanın tadını çıkarıyordu. Biz de tam bir Budapeşteli gibi yayıldık. Bu arada bana mı öyle geldi bilmiyorum ama Budapeşteliler de bizim gibi çok fazla sigara içiyor:) Tip olarak da bize çok benzediklerini düşündüm. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Gece ise kaldığımız evin yakınlarında olduğu için yürüyerek gidebildiğimiz Romkert adlı gece kulübünde eğlendik. Epey geniş ve lüks bir mekandı. Burada hayatımdaki en iyi white russian’ı içmiştim. Barmenler değişmiştir gerçi, ama bir deneyin derim.

Ertesi gün ise erkenden dönüş yolculuğuna geçtik. Budapeşte gezimizde turistik hiçbir yer görmedik, sadece plansızca şehri yaşadık. Yedik içtik eğlendik. Oradan oraya koşturmalı, orada burada fotoğraf çektirmeli bir gezinti olmadı. Ama yıllar sonra bile şehrin güzelliği aklımda kaldı. Bir sonraki Budapeşte seyahatimi ise gayet planlı programlı gerçekleştireceğim. Bakalım aradaki farkları size yazarım.

Siz Nereleri Görebilirsiniz?

Parlamento Binası, Balıkçı Tabyası, St. Stephen Bazilikası, Matthias Kilisesi’ni ziyaret edebilir, Castle Hill’e düzenlenen walking tour’lara katılabilir, Budapeşte Operası’nda bir performans izleyebilirsiniz. Şehri panoramik gezmek için ise 2 Numaralı tramwaya binerek, şehir gezisini çok ucuza getirebilirsiniz. 2 numaralı tramvay Parlamento Binası’ndan da geçiyor.

 

 

AvrupaGenelİtalya

PORTO VENERE

Yine Slovenya’da yaşadığım günlerde, uzun bir hafta sonu kaçamağı için kendimizi Porto Venere’ye atmıştık. Slovenya’dan arabayla yola çıkıp, İtalya’nın La Spezia ilindeki bu minik sahil kasabasına varmıştık.

Daha önce Venedik’e gitmiş olan ben, Porto Venere’yi daha bir sıcak, daha bir renkli, daha bir huzurlu buldum. Minicik bir balıkçı kasabası tadındaki Porto Venere aslında hepi topu bir günlük bir yer. Yapılabilecekler sınırlı.

Porto Venere’de ne yapılır?

Kasabayı adımlayın, ara sokaklarına dalın

Porto Venere’de ilk iş sahil boyu gezebilir, bu minik kasabanın ruhunu içinize sindirebilirsiniz. Palazzata Kale Evleri’nin renkli cephelerini fotoğraflayabilir, hemen önündeki kafede soluklanabilirsiniz.  Denizi karşınıza alıp güzel bir İtalyan tiramisusu kaşıklayabilirsiniz.  Sonra rengarenk, daracık, tipik İtalyan sokaklarına dalabilir, kendinizi ara sokakların renkli dünyasında kaybedebilirsiniz.

Doria Kalesi/Castello Doria’ya tırmanın

Öğlen sıcağı tepenizden indikten sonra, Doria Kalesi‘ne tırmanabilir ve Porto Venere’ye kuş bakışı bakabilirsiniz. 12. yüzyılda inşa edilmiş Doria Kalesi‘ne ben arkadan çıkan bir yol bulmuş, ve kalenin en tepesine kadar tırmanmıştım.

San Pietro Kilisesi’nde denize bakan pencereden fotoğraf çekin

Porto Venere’ye tepeden selam çakan eserlerden biri de San Pietro Kilisesi. Adaya nazar boncuğu gibi takılmış bu kiliseyi zaten es geçmeniz mümkün olmayacak ve yol sizi ona götürecektir. San Pietro Kilisesi‘nin iç kısmında denize bakan pencereden güzel fotoğraflar çıkıyor, yolcu önerisidir:)

San Lorenzo Kilisesi’ni ziyaret edin

San Pietro Kilisesi’nden dönüşte yol üzerindeki San Lorenzo Kilisesi‘ne uğrayabilirsiniz. Porto Venere zaten avuç içi kadar bir yer olduğundan, yol sizi kendiliğinden San Lorenzo‘ya götürecektir.

Palmaria Adası’na geçin

Porto Venere’nin hemen karşısındaki Palmeria Adası‘na geçip denizin ve güneşin tadını çıkarabilirsiniz. Adadan Porto Venere’yi izlemek de ayrı bir keyif.

Cinque Terre’i (Beş Köy) Ziyaret Edin

Biz gidememiştik, ama siz Porto Venere sonrasında Cinque Terre’e geçebilir ya da Cinque Terre sonrası Porto Venere’ye uğrayabilirsiniz.

 

AvrupaGenelSlovenya

BLED VE BOHINJ GÖLÜ’NE NASIL GİDİLİR?

Bled Gölü ve Bohinj Gölü için otobüsler Ljubljana otobüs terminalinden kalkıyor. 6:00-22:00 arasında Bled üzerinden Bohinj’e giden otobüsler bulabilirsiniz. Otobüs sefer saatleri için https://www.ap-ljubljana.si/en/# adresine bakabilirsiniz.

Bled Gölü‘ne  otobüsle gidecekseniz, Union durağında inmeniz gerekiyor. Bu durağı kaçırırsanız bir sonraki durak da göle fazla uzak değil.

Bohinj için otobüs bakarken “Bohinj Zlatorog” durağını seçmeniz gerek. Trenle gidecekseniz Bohinjska Bistrica inmeniz gerekiyor, ama burası Bohinj’e biraz uzak kalıyor. Yani trenle giderseniz, ya 6,5 km kadar yürümeniz ya da taksiye binmeniz gerek.

Biz hep araçla gittiğimiz için tren ya da otobüs deneyimim yok. Ama araba kiralamayacaksanız, en iyi seçeneğiniz otobüsle gitmek olacaktır. Gün içerisinde iki gölü de ziyaret edip tekrar Ljubljana’ya dönebilirsiniz.

Eğer biraz daha zamanınız varsa, şu rehberime de göz atabilir ve değişik destinasyonlara uğrayabilirsiniz.

AvrupaAvusturyaGenel

HAFTASONU VİYANA

Viyana’ya Slovenya’da yaşadığım zamanlarda hadi hafta sonu Viyana’ya gidelim şeklinde atlayıp gittik. Avrupa’da yaşamanın en güzel yanı bu özgürlüğe sahip olabilmek sanırım. Vizedir, sınır kapısıdır stresi yaşamadan, atlayıp başka bir ülkeye gidebilmek. Sabah Zagrep’te kahvaltı edip akşam Viyana’da yemek yemek istesen yaparsın. Ha biz de yaparız, ama astarı yüzünden pahalıya gelebilir:)

İki günde Viyana’nın altını üstüne getirelim diye bir iddiamız olmadan, belli birkaç nokta seçip onlara uğradık. Kışın ortasında Viyana’ya gitmek yanımdaki Slovenyalı için dert değildi, ama benim gibi bir İstanbulluyu hayli zorladı. O yüzden Viyana’ya gitmeyi planlıyorsanız, ağız tadıyla gezebilmek için bence bahar sonu yaz başı gibi gidin, yoksa bütün fotolarınızda soğuktan omuzlar yükselmiş, boyun içeri geçmiş çıkabilirsiniz. Sonra uyarmadın etmedin demeyin.

Viyana Hakkında Genel İzlenimim

Lafı fazla uzatmadan genel olarak Viyana ile ilgili izlenimlerime gelecek olursak, şehri gerçekten ama gerçekten çok sevdiğimi söyleyebilirim. Hava çok soğuk olmasına rağmen, başınızı çevirdiğiniz her yerde sanatın binbir türlü haliyle karşılaşıyorsunuz. Sokaklarda binaların cephelerine bakarak yürümekten, boynum tutuldu diyebilirim. Her bina mı güzel olur, her sokak mı nezih olur. Şehir resmen sanat kokuyordu. Hiçbir plan yapmadan gelmiş olsanız bile, inanın sadece sokaklarında yürümek bile ruhunuzu doyuracak. Sanata doyup Viyana’dan öyle döneceksiniz.

Viyana kaç günde gezilir?

Açıkçası Viyana’yı şöyle adam akıllı gezmek için bence rahat bir haftaya ihtiyaç var. Vaktiniz varsa en az 4-5 gün ayırmanızı öneririm.  Öyle bir hafta sonu gezip gelinecek bir şehir değil kesinlikle. En azından benim için değil. Siz de benim gibi girdiği sarayları, müzeleri, sindire sindire gezmek, gittiği kafelerde restoranlarda tadını çıka çıkara oturmak isteyen biri iseniz, bence hafta sonu gibi kısıtlı bir zamana Viyana’yı sıkıştırmamalısınız.

Viyana’da Gezilecek Yerler

Viyana’da tabi ki pek çok gezilecek yer var, ama bizim sadece bir buçuk günümüz olduğundan, bu bir buçuk günde, açıkçası en ilgimizi çeken yerleri seçip, nokta atışı onlara gitmeyi tercih ettik.

Peki, hafta sonu gibi kısa bir sürede biz nereleri görmeyi tercih ettik?

Karlskirche

Siz hiç, bir kilisenin tavanına elinizi uzatsanız tutabilecekmişsiniz gibi yaklaştınız mı? Karlskirche’de ben yaklaştım. Meleklere el uzattım. Uzansam tutabilecekmişim gibi yakındılar.

Karlskrche, Karl Kilisesi anlamına geliyor.  St. Charles Kilisesi olarak da bilinen bu kilise,  Karlsplatz metro durağının hemen karşısında yer alıyor. Siz planlamadan gitmiş olsanız da, sizi büyüsüyle içeri davet ediyor. Biz sırf, ne minnoş bir kiliseymiş gibi düşünüp içeri girdik ve tek kelimeyle bayıldık.

Bilmeden girdiğimiz bu kilisenin hikayesi de ilgin. 1713 yıllarında Viyana’da kara veba salgını başlayınca, dönemin kralı 6. Charles, şehir vebadan kurtulursa Aziz Charles Borromeo adına bir kilise yaptıracağına yemin eder. Şehir vebadan kurtulunca da bu kiliseyi yaptırır. Kendi adına değil de niye Borromeo adına yaptırmış derseniz, Aziz Charles Borromeo, 1500’lü yıllarda İtalya’daki vebalı hastalara kimse yaklaşmazken, onlara vaizlik yapan bir piskoposmuş. İmparator da zaten bu azizin adını taşıdığından kiliseyi St. Charles’a adamış. İşte bu nedenle kilisenin bir diğer adı St. Charles Kilisesi olarak geçiyor.

Biz içeride epey vakit geçirdik diyebilirim. Üstelik de içeride büyük bir tadilat çalışması olmasına rağmen. (Bu arada kiliseyi araştırırken gördüğüm kadarıyla, kim gittiyse, kilise tadilatta demiş, kilisenin tadilatı senelerdir bitmedi galiba).

Viyana seyahatimden en hatırımdan, en unutamadığım yer burası olduğu için Karlskirche yani Karl Kilisesi’ni listemde ilk sıraya koyuyorum. Kiliseyi benim için özel kılan ayrıntısı ise çatısına kadar çıkıp, çatısındaki freskleri yakından görebiliyor olmanız. Dokunsanız tutabilecekmişçesine yaklaşıyorsunuz, ve şehri tepeden seyredebiliyorsunuz. Daha ne olsun. Bence Viyana gezimin en unutulmaz yeriydi Karlskirche.

Schönbrunn Sarayı

Schönbrunn Sarayı zaten Viyana’ya giderseniz görmeden dönmemeniz gereken yerlerin başında yer alıyor. Viyana’da görülmesi gereken saraylar Hofburg, Belverede ve Schönbrunn Sarayları.

Durun hemen gözünüz korkmasın. Ben sizi iki dakikada özet geçeceğim. Şimdi Hofburg şehir merkezindeki kışlık saray. Belvedere ise Viyana kuşatmasındaki başarılarını ödüllendirmek için hanedan tarafından Prens Eugen Savoy’a hediye edilmiş, içindeki sanat eserleri ile öne çıkan bir saray. Schönrunn is hanedanın yazlık sarayı.  (Arkadaş ben hâlâ anacığımın evinde yaşıyorum, adamlar, yaz geldi diye saray değiştiriyor. Bir sonraki hayatımdaki hanedan mensubu olmak istiyorum, ey tanrım:))

Bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan, fotoğraflarına bakınca bize daha hoş gelen Schönbrunn Sarayı’na gitmeye karar verdik. Diğer sarayları görmediğim için, Schönbrunn hepsinden güzel gibi bir iddiam yok, ama biz gidince epey hayran kaldık ve çok memnun ayrıldık.

Ne yalan söyleyeyim Viyana’ya gidinceye kadar, hatta Schönbrunn Sarayı’nı gezinceye kadar ne prenses Sisi’yi ne kocası Franz Joseph’i duymuştum. Schönbrunn Sarayı’ndan çıktıktan sonra ise artık tam bir Sisi hayranıydım. Öyle de güzel pazarlıyorlar sarayı, çakal Avusturyalılar.

Efenim özetlemek gerekirse, koskoca  Avusturya-Macaristan imparatoru Franz Joseph, Sisi hanım kızımıza daha 15 yaşında iken aşık olur. Sisi’nin ablasını alacakken, Sisi’yi görüp, yok ben bunu alacağım der ve basar nikahı. Yalnız işte imparator da olsan, bir kadının kalbini fethedemeyebiliyorsun. İmparatorlar da yenilebiliyor. Neyse efenim bizim kız Sisi, artık Franz’ciğimi sevmediğinden mi, yoksa maceraperest kişiliğinden midir bilinmez, ömrünün çoğunu kocasının yanından çok, fink fink gezmelerde seyahatlerde geçirmiş. (İdolümsün Sisi).

Sarayı gezerken Sisi’nin bu feminist tavırlarına, kıyafetlerine, maceraperestliğine, hayran kalıyor, ve ister istemez, karşılıksız aşk yaşayan Franz’e üzülüyorsunuz. Bu arada sarayda beni etkileyen bir diğer nokta da Franz’ciğimin odası oldu. Sen kalk koskoca Avusturya-Macaristan imparatoru ol, Sisi gibi bir de eşin olsun, tek kişilik bir yatak bir de dua masası olan tek göz odada yat kalk. Olacak şey mi Franz?

Saray içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan, biz bir fotoğraf çekemeden ayrılmıştık. Tek üzüntüm odur.

Schönbrunn Sarayı ile ilgili size tarihidir vs başka bir şey anlatmayacağım. Ben gidince audio guide alıp gezdim, dinledim de ne oldu? Hepsini unuttum. Gidince aklınızda zaten bir tek Sisi ve Franz kalacak. Onların hayat hikayesini okuyup gidin, bence tamamdırJ  Hatta gitmeden önce Sissi filmini izleyin.

Schönbrunn Sarayı ayrıca bahçesi ve hayvanat bahçesi ile de ünlü. Biz karda kışta (kar kış dediğim de Mart idi) gittiğimiz için, ortada bahçe mahçe denilebilecek bir şey yoktu. Yani bahçe istiyorsanız, yaza doğru gidin. Zaten Viyana’ya kesin yazın gidin, kışın gitmek gerçekten akıl işi değil. Hayvanat bahçesine gelecek olursak, biz girmiş bulunduk, ama hayvanların hallerine üzüldüm açıkçası. Hangi hakla, onları böyle hapsediyoruz bilmiyorum. Hava soğuk olduğundan mı bilmiyorum, kapalı yerlerdeydi büyük kısmı, ve bulundukları alanlar da öyle geniş falan değildi. Ben hayvanat bahçesi kısmını pek sevmedim açıkçası.

Yoğun sezonda gidecekseniz, Schönbrunn biletlerini önceden almanız iyi olabilir. Biletleri http://www.imperial-austria.at/  adresinden alabilirsiniz.

Schönbrunne’e nasıl gidilir?

Schönbrunne’e biz kendi aracımızla gitmiştik, ama metro ile gidecekseniz, Karlsplatz’dan geçen yeşil renkli U4 hattına binip Schonbrunn durağında inmeniz gerekiyor.

Hundertwasser Evi (Hundertwasser House)

Biz buraya ikinci günümüzde gitmiştik ve iyi ki de gitmişiz dediğim bir yer oldu. Legodan ev yapmışlar:) Öyle rengarenk, öyle alışılmadık, öyle güzel. İnsanın parçaları alıp, lego gibi başka bir yere takası geliyor. Bir mimari düşünün ki, bakınca sizi gülümsetiyor.

Ne yalan söyleyeyim, ben bu evi hep Gaudi yaptı sanıyordum, ama Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser tarafından yapılmış. Yani insan evin ismine bakınca anlar değil mi:) O da benim leylalığım olsun.

Burayı gezerken biraz sessiz olmanız gerekiyor, çünkü burası içinde yaşayanların olduğu bir ev. O yüzden biz gezerken, etrafta sürekli sessiz gezin uyarıları görmüştük. Ben bu yüzden içini gezerken fazla tedirgin oldum, o yüzden de çok rahat gezemedim. Birilerinin özel hayatına fazla müdahale ediyormuşuz gibi hissettim. Allah orada yaşayanlara sabır versin diyeyim.

Hundertwasser’in hemen karşısında (hangi yüzündeydi hatırlamıyorum) bir pastane bulmuştuk ve şimdiye kadar yediğim en iyi pastalardan birini yemiştim. Hâlâ duruyor mudur bilmiyorum, ama çalışanlar Türk çıkmıştı. Ben yine memleket hasretiyle dolu olduğumdan, o pastaneyi ayrı bir sevmiştim. Tabi ismini hatırlayıp da sizinle de paylaşabileydim ne güzel olurdu, ama affedin 9 sene sonra o detaylar hatırlanmıyor. Belki o pastane kalmamıştır bile:)

Peki Hundertwasser’e nasıl gidilir?

Biz kendi aracımızla gittik, ama sizin için üşenmedim araştırdım. O kadar bloğuma gelmişsiniz, nasıl gidileceğini söylemeden göndermem sizi.

Hundertwasser 3. Bölge’de  yer alıyor. U3 veya U4 metro hatlarıyla Landstrasse / Wien-Mitte durağından inip 10 dklık bir yürüyüşle Hundertwasser’e varabiliyorsunuz. Durağa geldiğinizde Landstrasser Hauptstras çıkışından çıkın, Seidlgasse’ye doğru yürüyün. Seidlgasse’den Kegelgasse’ye girin (sağda kalması gerek). Birkaç dakika sonra Hundertwasser Evi karşınıza çıkacaktır.

Biz o kadar yürüyemeyiz derseniz, U-1 veya U-4 metro hatları ile Schwedenplatz durağında inin. Prater Hauptallee yönüne giden 1 numaralı tramvaya binin. Hetzgasse’de tramvaydan inin. İndiğiniz yöne doğru yürüdüğünüzde iki dakika sonra kendinizi Hundertwasser Evi’nin önünde bulacaksınız.

Naschmarkt

Şimdi burası şehir merkezinde mini minnacık bir pazar. Peki ben neden çok sevdim. Çünkü Slovenya’da yaşayan bir Türk olarak, Viyana’ya gidip, bu pazara girip, Tokat yaprağı, siyah zeytin ve köy peyniri buldum. Türkçe alışveriş yaptım. İnsan yurtdışında yaşarken kendi milletinden birini gördüğünde, kendi mutfağından bir şeyler bulunca inanılmaz mutlu oluyor. Siz gidince benimle aynı hisleri yaşamayabilirsiniz, çünkü siz belki de daha bir gün gün öncesi Türkiye’de siyah zeytinli beyaz peynirli evlere şenlik bir kahvaltıdan kalkmıştınız. Ah ah anlayamazsınız:) Zeytin önemli.

Palmenhaus Cafe, Brasserie, Bar

Aslında buraya hemen yanı başında bulunan Kelebek Müzesi’ni görmeye gitmiştik, ama biz gittiğimizde kapalı olduğu için, ve dışarıdan çok güzel göründüğü için girip bir şeyler yemeye karar verdik. Ne yedik içtik hatırlamıyorum ama içerisinin dekorasyonu benim çok  hoşuma gitmişti. Tek hoşlanmadığım nokta gürültülü olması ve içeride sigara içilmesiydi (bakınız fotodaki kadınların elindeki sigaralar). Sanırım artık içeride sigara içilmiyormuş. Cefasını ben çektim, sefasını siz sürün gayri:)

Palmenhaus Hofburg Sarayı’nın da yakınlarında. Önce Hofburg’u ziyaret edip, buradaki Kelebek Müzesi’ne uğrayıp, sonra Palmenhaus’da bir yemek arası verebilirsiniz.

Bunun dışında şehir meydanını gezdik, ünlü St. Stephen Kathedrali’nin içini gezdik (çok da bayılmadık) sokaklar arasında kaybolduk.

Başka neler yapmak isterdim?

İkinci gidişimde Hofsburg ve Belvedere Sarayları’nı görmek, State Opera House’da bir opera dinlemek, Museums Quartier’daki müzeleri gezmek, bahçesinde oturmak, ve Tuna nehrinde tekne turu yapmak isterdim. Onlar da bir sonraki gezilere diyelim. Sizin önerileriniz var mı?

AvrupaFransaGenel

ÜÇ GÜNLÜK PARİS REHBERİ

1. GÜN –ŞEHRİ TANIMA, EIFFEL’E KISA BAKIŞ, SEINE

 

Paris’e Barcelona’nın sıcak güneşini arkamızda bırakıp geliyorum. Gri, soğuk Paris göğü, Ağustos ayında olduğumuza şüphe ettirecek türden. Devlerin aşkının yaşandığı bu şehre ben griyi değil, buram buram yakan yaz güneşini yakıştırırım halbuki.

Üç günüm var. Otelim Belfast, ünlü Arch de Triomphe’un hemen dibinde. Burası sizi altın varaklı dekoru, kadife koltukları, duvar kağıtları zamanda yolculuğa çıkaran bir otel. Otele gelişim akşam üstünü bulduğu için, vakit kaybetmeden yürüyerek Eiffel’in yolunu tutuyorum. Benim için Paris demek, Eiffel demek. Ayaklarım hızlı adımlarla beni ona götürsün istiyorum.

Düzenli ve şık sokaklardan geçe geçe ilerlerken, Theatre National de Chaillot’un önüne geliyorum. Eiffel’e bir an önce ulaşmanın heyecanıyla yüzüne bile bakmadan geçtiğim bu tiyatro binası aslında Fransa tarihi için hayli önemli, çünkü 10 Aralık 1948’te İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bu tiyatroda imzalanmış. Theatre National de Chaillot bugün üç ayrı salonda bini aşkın seyirciyi ağırlamaya devam ediyor. Ben o sırada bundan bihaberim. Ne yalan söyleyeyim, tiyatronun iki yanında konuşlanmış krepçilerin tezgahlarında pişen kreplerin kokusu o an bana çok daha cazip geliyor. Theatre National de Chaillot’u geçtiğimde beni aşağıda Trocadero çeşmelerinin türlü gösterileri, çeşmenin etrafına ve çimenliklere uzanmış yüzlerce turist karşılıyor.

Nihayet Eiffel’e vardığımda, Eiffel’in hiç bu kadar devasa olacağını tahayyül etmediğimi anlıyorum. Evet, Fransız semasını delercesine uzanan bu yapının uzun olacağını bekliyordum, ama bu kadar geniş, bu kadar heybetli ve bütün bu demir-bazlığına rağmen bir o kadar da estetik ve narin olacağını düşünmemiştim. Siz de benim gibi Eiffel’i bir demir yığınından ibaret olduğu için bugüne kadar hiç görmek istememiş kitledenseniz, şu an itibariyle o düşüncenizi rafa kaldırın, hatta toptan silin. Eiffel sizi şaşırtacak. Hem görüntüsüyle hem de eteğindeki turist kuyruğu ile.

Eiffel’e gidecekseniz önceden internet üzerinden randevu almanız daha akılcı olabilir. Bu kuyruğu bekleyecek dermanım olmadığından, şehri keşfe çıkayım deyip, Seine nehri boyunca plansız programsız ilerliyorum. Nehir kenarına kurulmuş cafe&bar tarzı işletmelerde, birbirinden şık Fransızlar, bir ellerinde kırmızı şarapları, koyu bir muhabbetteler. Ortam öyle güzel ki, ayrılmak istemiyorum.

Bara gidip ben de kendime bir kırmızı şarap söylüyorum. Barmen “Rujunuz gibi mi?” diye hafif çapkın cevap veriyor. Elimde şarabım Seine nehri kıyısındaki banklardan birine, diğer Fransızlarla birlikte yerleşiyorum. Seine nehrinden geçen teknelerde, adamın biri pantolonunu indirip, ayna gibi totosunu biz nehirdeki şarapçılara gösteriyor. Ortam pek şen anlayacağınız.

Gün batıyor, ama yerimden kımıldayasım yok. Artık koyu karanlık oldu. Ama etraf ışıl ışıl. Neden sonra bir grup yanıma yaklaşıyor. Biraz sohbet ettikten sonra, yakınlardaki bir bara gitmeyi düşündüklerini söyleyip, beni de davet ediyorlar. Gelirim diyorum, kafa hafif çakır keyif.

Bugün bu satırları yazarken mekanın adını aslında hatırlamıyorum. İki ihtimal var, ya La Flow’a gittik, ya da Rosa Bonheur-sur-Seine’e. İçerisinin dekorasyonundan ve kapısındaki kırmızı kordonlu bekleme kuyruğundan hatırladığım kadarıyla Rose Bonheur-sur-Seine’e gitmişiz:)

Gece 2 sularında eğlence bitiyor ve otelime dönüyorum. Ertesi gün sabahtan Montmarte, öğlen Eiffel’den daha muazzam bir manzarası olduğu söylenen Montparnasse ve sonrasında da Moulin Rouge var planımda. Doğrusunu söylemek gerekirse, bugünkü aklım olsa Montmarte’tan sonra doğruca Musée d’Orsay’e gider ve sonrasında yine Seine kenarında yemek, şarap, eğlence şeklinde bir program hazırlardım.

2.GÜN: MONTMARTE, MOULIN ROUGE

Ertesi gün erkenden yola düşüp Montmarte’ın yolunu tutuyorum. Metroda yol sorduğumuz Fransızlar İngilizce bilmeseler de, benim kırık dökük Fransızcamdan ne demek istediğimi anlayıp ellerinden gelen yardımı yapıyorlar. Metrodan inip bir yokuşu tırmandığımda Montmarte beni bekliyor olacak. Yokuşun başında tatlı bir anne oğul krepçi ile muhabbet ediyorum. İngilizceleri hiç fena değil. İstanbul’a gelmeyi çok istiyorlarmış. Hani bu Fransızlar soğuk nevalelerdi?

Montmarte’taki ünlü Sacré-Cœur Bazilikası, Fransa’nın kutsal kalbi, bana biraz Barcelona’daki Montjuic’i andırıyor. Hava gri ve puslu olmasa, mavi gökyüzünün altında çok daha güzel görünebilirdi gözüme. Ağustos ayında donarak kilisenin içine giriyorum. Pek bir albenisi yok açıkçası. Yine de içine oturup dileğim için yalvarıyorum. Dileğim o. Paris’e geliş nedenim olan, belki bir umut görürüm dediğim, yaz aşkı bir Fransız. Dileğim kabul olacak mı?

Dışarı çıkınca Montmarte’ın en sevdiğim yüzü beni karşılıyor. Sokak ressamları. Her biri farklı tarzda onlarca ressam oturmuş modellerini çizmekle meşguller. Belli saatlerde buradalar, sonra yerlerini diğer ressamlara bırakıyorlar. Kendi resmimi yaptırmak yerine, La Sabot Rouge adlı kafe oturup,resim yaptıranları izlemek bana daha eğlenceli geliyor.

Montmarte’tan ayrılıp, Fransa’nın ünlü alış veriş merkezi Galeries Lafayette‘e kısaca bir göz atayım diyorum ama tam bir hayal kırıklığı oluyor. Hiç gitmeye gerek yokmuş. Buraya ihtişamlı tavanının fotoğrafını çekmek için gelebilirsiniz ama onun dışında tam bir zaman kaybı.

Moulin Rouge’un yakınlarda olduğunu görünce oraya gidiyorum. O da tam bir hayal kırıklığı. Moulin Rouge’u niyeyse daha heybetli bir yer diye beklemiştim. Önünde Marlynn Monroe gibi etek uçuran havalandırma bana enterasan geliyor. Moulin Rouge’un önünde devasa bodyguard’lar var, soru sormak için bile sizi kapıya yaklaştırmıyorlar. Ya da bizim tipimizi beğenmediler. O yüzden Moulin Rouge’da bir gösteri izlemek istiyorsanız, bunun için Paris’e gelmeden çok önce rezervasyon yaptırıp şık ve bakımlı gelmenizi tavsiye ederim. Aksi halde bodyguardlar epey sinir bozucu olabiliyor. Hele de Ağustos’ta totom donarken bu tiplere hiç katlanamadığımdan oradan hemen uzaklaşıyorum. O gece otel yakınlarında bulduğum bir restoranda hafif bir yemek yiyip günü noktalıyorum. Ertesi gün son günüm, son günüme Eiffel ve Louvre Müzesi‘ni sakladım.

3. GÜN: EIFFEL, LOUVRE, NOTRE DAME ve TEKNE TURU

Son günümde sabah erkenden Eiffel yolunu tutuyorum. Bu kez yolu da bildiğimden adımlarım daha hızlı götürüyor beni. Uzun bir kuyruk beni bekliyor yine. Ama kuyruk enteresan biçimde hızlı ilerliyor. Merdivenlerden tırmanarak çıkmak istediğinizde kuyruk beklemenize de gerek kalmıyor. Bu kuyruk asansör için. Eiffel’in iki katı katı var. Biz gittiğimizde en üst kata çıkmak için bileti Eiffel’in birinci katından almak gerekiyordu. Artık bu durum değişmiş sanırım. Çünkü aşağıdaki kuyruktan sonra bir de yukarıda kuyruk beklemek istemediğimden ben zirveyi göremeden indim. Bu arada birinci kat deyince, bir apartmanın birinci katı gibi anlaşılmasın. Birinci kat deyince kastettiğim şu yükselikte bir yer.

Üstümde incecik bir elbise ve bir de kot ceket var. Ama Eiffel’in maşallahı var, rüzgar iliklerimden geçip gidiyor. Yarım saat kuyruk bekledikten sonra vazgeçiyorum. Hatta asansör sırası da beklemeyip direkt merdivenlerden aşağı iniyorum. Kaç merdiven inmişimdir acep?

Louvre Müzesi için otelden iki saatlik rehberli tur ayarlamıştım. Çünkü müze kocaman, benimse çok az vaktim var. Benim için öncelikli eserleri görüp dönmek istiyorum. Sizin de kısıtlı zamanınız varsa, bu opsiyonu kesinlikle değerlendirin. Çok bilgilendirici bir tur oluyor. Gördüğümüz eserler arasında Milo Venüsü ve Leonardo da Vinci’nin meşhur Mona Lisa’sı var.

Müze sonrasında hızlıca bir Notre Dame turu yapmak istiyorum. Ama oraya vardığımda artık o kadar yorgunum ki içine girebilecek takat bulamayıp dışından bakmakla yetiniyorum. Keşke Notre Dame’a ilk gün gelseymişim ya da bir günüm daha olsaymış. Notre Dame yakınlarındaki Le Depart Saint Michelle adlı restoranda ünlü Fransız soğan çorbası yudumlayıp günü güzel bir tekne turu ile noktalıyorum. Restoranın soğan çorbası fena değildi, tuvaletleri ise pek pisti. Sonradan öğreniyorum ki Atilla İlhan da bu restorana çok sık gelirmiş. Belki sakin bir zamanını yakalamak gerek.

O gün senden mesaj geliyor. Buluşabileceğini söylüyorsun. Koşa koşa otele gidip üstümü değiştiriyorum. Son gecemde seni göreceğim için havalara uçuyorum. Tam otelden çıkacakken, mesaj atıyorsun. Çok yorgunsun, eve gidiyorsun, gelemiyorsun. Paris’te son gecem aşıkların şehrine yakışır bir hüzünlü ayrılıkla son buluyor. Her aşk filmi mutlu sonla bitmez ki. Paris’in ve senin tadın damağımda, yarım bir hikaye, yarım kalmış yaşanmışlıkla dönüş yoluna koyuluyorum ertesi gün… Olsun, yine de güzelsin Paris, olsun yine de güzeldi seni tanımak…

 

 

 

AvrupaGenelSlovenya

TURİSTİK OLMAYAN SLOVENYA REHBERİ

Slovenya’ya gideli,  Slovenya’da yaşayalı ve Slovenya’dan döneli tam 9 sene olmuş. Zaman ne hızlı akıp geçiyor. Benim Slovenya hikayem biraz enteresan. Hayat beni hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir şekilde Slovenya’nın ufacık tefecik bir kasabasına sürükledi. O günlerde Slovenya’yı haritada bul deseler bulamazdım bile. Tavuk şekilli bu garip ülkede kaldığım bir sene boyunca pek çok yerini keşfettim.

Ben bu yazıda hem sizlerle 9 yıl sonra Slovenya’dan aklımda kalan yerleri paylaşacak hem de size rota alternatifleri ve Slovenya’ya dair gezi ipuçları sunacağım. Slovenya’ya gidecekseniz, ilk başta Ljubljana’yı, sonra Bled’i, sonra Bohinj’i kesin planlamanıza dahil ettiğinizi varsayarak yazdım bu yazıyı. Onlar bu yazının konusu değil. İlk kez gidecekseniz, önce Klasik Slovenya rehberimi okumanızı tavsiye ederim.

Bu yazıda, Slovenya’da yaşamış biri olarak, benim en çok özlediğim şeyleri ve belki de bu zamana kadar hiçbir Slovenya rehberinde karşınıza çıkmamış yerleri bulacaksanız. İyi okumalar dilerim.

SLOVENYA’DA EN ÖZLEDİĞİM YERLER

PİRAN

Slovenya’ya özgü en özlediğim yerlerden biri kesinlikle Piran. Slovenya’ya eğer ilk kez gidecekseniz, sizi yemyeşil bir ülke karşılayacağını şimdiden belirteyim. Hele ki artık ağaca hasret kaldığımız İstanbul’dan Slovenya’ya gittiyseniz, kendinizi cennete düşmüş gibi hissedebilirsiniz. Havaalanından çıktığınız andan itibaren sizi alabildiğine orman, alabildiğine ağaç, karşılar. Yeşilin her türlü tonunu kucaklamış bu dağlık arazilere, adeta gelişigüzel serpiştirilmiş gibi duran, iki üç katlı, balkonu çiçeklerle süslü evler görürsünüz. (Oysa oralara ne güzel site dikilirdi. O yamaçları da boş boş tutuyorlar. İnsan iki AVM yapar.).

Eğer Slovenya’ya üç dört günlüğüne gidecekseniz, bu yeşillik, bu doğa sizi mest edecektir. Ama  burada sürekli yaşadığınızda işler değişir. Çünkü insanoğlu dediğin azıcık nankördür. İlk birkaç ay bu orman, dağ, bayır, börtü böcek insanı tazeler ve çok güzel gelir, ama siz de benim gibi deniz insanı iseniz o dağ bayır adamı bir süre basmaya başlar. Ben kendimin yalancısıyım.

Diyeceğim odur ki, hayatı boyunca denize nazır illerde yaşamış bir insan olarak, hiç dağ tepe insanı olmadığımdan, benim yaşadığım şehirde mutlaka denizi görmem gerek. O denizi pencereden göremesem bile, bir saat içinde denize ulaşabileceğimi bilmem gerek. (Öyle de bir manyağım.) Ondan tevekkeli ben Piran’a vuruldum. Niye? Denizi var:)

Valla sırf denizi olduğundan mı bana güzel geldi, yoksa hakikaten çok güzel olduğundan mı bilmiyorum Piran benim unutulmazlarım arasında baş köşede yerini aldı. Ama sonra gittik, biz beğenmedik diye bana çemkirmeyin. 9 yıl önceki ruh halimle yazıyorum:)

Peki ben Piran’ı niye sevdim?

Piran, Slovenya’nın geri kalanından çok farklıdır. Slovenya’nın İtalyan yüzüdür. (Belki de ben Slovenya’yı değil, İtalya’yı özlüyorumdur da farkında değilimdir.) Slovenya’nın gerisi ne kadar yeşilse, Piran o kadar rengarenk ve bir o kadar da mavidir. Slovenya’nın gerisinde bulabileceğiniz denize en yakın şey, şehrin içinden geçen nehir ya da spalardır. Piran’da denize şehrin meydanından cup diye dalabilirsiniz, sonra da kendinizi kıyıdaki restoranlara ve kafelere atabilirsiniz.  Kendinizi daracık sokaklarda, rengarenk evler arasında kaybedebilirsiniz.

Slovenya’nın gerisinde hayat fazla sakin, dingin gelir bazen. Piran’da hayat yine dingindir, ama insanlarda denizin verdiği bir coşku, bir kıpırtı vardır. Daha tatil beldesi havasındadır.

Slovenya’nın geri kalan yerleri köy tadındadır. Piran ise bir İtalyan şehri gibidir. Epey dik yokuşları olan bir şehir. Biz Piran’da arkadaşımızın şehre tepeden bakan evinde kalmıştık. Arabayı eve park edip, önce şehre tepeden bakan kaleye, oradan da meydana yürüye yürüye inmiştik. O yokuşları çıkması eziyet, ama inmesi kesinlikle çok keyifliydi. Şehir meydanına inene kadar daracık renkli sokaklarda, ağaç dallarından süzülen güneş ışığı altında yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Ki ben mercimek bellek bir insan olduğum için çok az şey hatırlarım. Demek ki epey keyif almışım.

ROTA TAVSİYESİ:

Ljubljana, Bled ve Bohinj’i gördüyseniz, Postojna, Koper, Piran-Portoroz şeklinde bir rota oluşturabilirsiniz. Slovenya’da toplu taşıma genelde kötüdür. Biz hep arabayla ulaşım sağladığımız için size de araba kiralamanızı ve bu rotayı arabayla yapmanızı öneririm. Ama toplu taşıma kullanacaksanız Ljubljana’dan trenle veya otobüsle Postojna’ya gelip, Slovenya’nın ünlü Postojna Mağarası’nı ve Predjama Kalesi’ni görebilir, oradan  trenle Koper’e geçip, Koper’den otobüsle Piran’a geçebilirsiniz.

Postojna’dan Piran’a da otobüs var, ama daha az sanırım. Otobüs saatleri için şu siteye göz atabilirsiniz: https://www.ap-ljubljana.si/en/#

Piran’da vaktiniz varsa 3 km uzaktaki Portoroz’a da uğrayabilirsiniz. Piran ne kadar mütevazi ise Portoroz o kadar kokoştur. Piran ne kadar tarih kokuyorsa, Portoroz o kadar moderndir. Ruhları apayrıdır. Ama benim tercihim hep Piran’dır. Piran’dan tekrar Ljubljana’ya otobüsle dönebilirsiniz.

LOGARSKA DOLINA VE RINKA ŞELALESİ

Logarska Dolina’ya geçmeden önce Slovenya, Slovenya’da sosyal yaşam ve Slovenler hakkında genel bir bilgi vereyim. Slovenya’da küçük bir kasabada yaşıyorsanız, hafta sonları en büyük sosyal aktiviteniz, sabah erkenden kalkıp kendinizi dağa bayıra vurmaktır. İstanbullu bir Türk olarak, Slovenya’da kahvaltıya gidebileceğim bir Boğaz bulamadığımdan, ben de hafta sonları erkenden kalkıp bu yürüyüş yapanlar kervanına katılırdım. Slovenler, birkaç gün önceden aile ya arkadaşlar arasında kendilerine doğası güzel bir tepe seçerler (o piti piti yapmak yeterli güzel bir tepe seçmek için), hafta sonu sabah erkenden kalkıp buluşup, yürüyerek o tepenin zirvesine çıkarlar. En azından benim etrafımda olaylar bu şekilde gelişiyordu. (9 senede DNA kodları değişmediyse, fazla da bir değişiklik olduğunu sanmam.)

Zirveye çıkınca en büyük keyif bira ve haşlanmış yumurta ikilisidir. Gerçi bir Türk kızı olarak o kadar yürümüşüm, dağ tepe tırmanmışım, iki haşlanmış yumurtaya kanamazdım. O yüzden benim genelde tercihim Apple Strudel ve bitki çaylarından yana oluyordu:) (Haşlanmış yumurta ve bira ne ya? Ey Slovenler, sarsılın ve kendinize gelin.)

İşte Slovenya’da doğa ile iç içe olacağınız en güzel yerler, Yukarı Savinja Vadisi’nde yer alır. Adını Savinja nehrinden alan bu bölge, üç ünlü vadiden oluşur: Logarska Dolina , Robanov Kot ve Matkov Kot.

LOGARSKA DOLINA

Logarska Dolina, Logar Vadisi demek. Ljubljana’dan arabayla yaklaşık 1,5 saatlik uzaklıkta olan Logarska Dolina bence Slovenya’nın en güzel vadisi. Dağlar arasında uçsuz bucak uzanan yeşillikler içinde nutkunuz tutulmuş kalakalırsınız.

Biz Logar Vadisi’nde biraz yürüyüş yapıp vadinin sonundaki Rinka Şelalesi’ne gitmiştik. Ne yalan söyleyeyim, gelmeden  önce çok methini duyduğum Rinka Şelalesi’ni ilk gördüğümde pek de matah bulmamıştım. Ama şelalenin bulunduğu ortam, ve Logar Vadisi’nin  kendisi o kadar huzur dolu, o kadar bambaşka ki 9 yıldır aklımdan çıkmadı. Doğadan başka bir atraksiyonu var mı derseniz, yok. Sadece doğa ve huzur var. Başka bir olay arıyorsanız size göre olmayabilir, ama trekkingdir, hikingdir, efenim dağ tepe tırmanmaktır, manzara fotoğrafı çekmektir, bu tür ilgi alanlarınız varsa, gidince bayılacaksınız.

ROTA TAVSİYESİ:

Ljubljana’dan önce Kamnik’e, oradan Velika Planina’ya oradan Logar Vadisi’ne geçebilirsiniz. Logar’dan da arabayla 10 dk uzaklıkta olan Robanov Kot’a uğrayabilirsiniz. Yalnız bu rotayı bir günde yapmanız zordur. Belki bir gün Kamnik-Velika, diğer gün Logar-Robanov şeklinde bir rota yapmak daha makul olabilir. Çünkü bu yerlerin her biri, hiç değilse yarım günü tek başlarına hak ediyor.

Ben Kamnik ve Velika’ya gitmedim, ama bir sonraki gidişimde bu şekilde bu rota düşünüyorum.  Otobüs seferlerine şu siteden bakabilirsiniz: https://www.ap-ljubljana.si/en/#

ROBANOV KOT

Robanov Kot’un bende yeri çok ayrı, benim için özel bir anlamı olan bir yer. Niye diye sormayacağınızı bildiğim için hemen orada ne var ona geçiyorum:) Özünde Logarska Dolina’ya epey benziyor.  Ama biraz daha romantik hali gibi düşünün. Yemyeşil alabildiğine uzanan ovalar, görkemli dağlar, rüstik turist restoranı, salıncaklar (salıncak diyorum), inekler, yalınayak otlar arasında yürüyebilme özgürlüğü… Daha ne olsun?

Logarska Dolina’ya gitmeye karar verirseniz, Robanov Kot da 10 dk mesafede olduğu için buraya da uğrayabilirsiniz. Hatta mutlaka uğrayın. Buradaki Govc Vrsnik Tourist Farm’ın  ( https://www.govc-vrsnik.com/en/) yemeklerini de ayrıca tavsiye ederim. Biz orada epey kalabalık bir grupla güzel bir yemek yemiştik. Burada konaklamanız da mümkün. 2018 fiyatları 32 Euro civarında görünüyor.

MARİBOR

Genelde Slovenya denilince insanların ilk aklına gelen Ljubljana ardından Bled gölü, belki Bohinj Gölü’dür. Diğer şehirleri ise genelde es geçilir. Bunun temel nedeni, toplu taşımadaki zorluklar diye düşünüyorum. Benim Piran’dan sonra en sevdiğim Slovenya şehri kesinlikle Maribor. Biraz bizim Nişantaşı’nı andıran bir şehir burası. Slovenya’da genelde restoranlar rüstiktir, dekorasyonlar 80 öncesinden kalmış gibidir, ve hayli otantiktir. Yemekler de genelde gelenekseldir. Maribor’da ise daha şık restoranlar, daha şık mağazalar ve daha iyi eğlence yerleri ile doludur. Aradan 9 sene geçtiği için biz hangi restoranlara ya da barlara giderdik şu an hatırlamıyorum, ama şehrin genelini çok beğendiğimi söyleyebilirim.

GRAD KALESİ, GORÎCKO

Biz buraya Cadılar Bayramı şenlikleri için gitmiştik. Kaleye epey dik bir tepeyi tırmanarak ulaşmıştık. Elini sallasan bir kaleye çarptığın Slovenya’da kalenin kendisinden çok, Cadılar Bayramı şenliği hoşuma gitmişti. Öyle bir şenlik düşünün ki etrafınızda cadılar, şövalyeler, büyücüler cirit atıyor. Sihirbazlık gösterileri, dans gösterileri yapılıyor, harika müzikler çalınıyor. Herkes birbirinden değişik kostümlere bürünmüş, müzik, dans içe içe geçmiş ve etrafınızı saran standlarda birbirinden değişik yemekler, hediyelik eşyalar, likörler satılıyor.

Cadılar Bayramı şenliği  her sene ekim ayının son Cumartesi günü gerçekleşiyor. Bu tarihlerde Slovenya’da olursanız Grad Kalesi’nde düzenlenen bu şenliğe mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Gerçekten çok keyifli. Ama sıkı giyinin çünkü şenlik geç saatlere kadar sürdüğünden ve kale epey yüksekte olduğundan hayli soğuk olabiliyor.

Bu arada Grad Kalesi’nin 365’ten fazla odası varmış. Düşünsenize kale sizin olsa, bir sene boyunca her gün farklı bir odada kalabilirdiniz:)

Kalenin tarihini araştırırken bana çok ilginç gelen bir başka özelliğini de keşfettim. Kalenin bahçesindeki beş noktadan şifa enerjisi yayıldığı tespit edilmiş (nasıl kim ne zaman tespit etmiş bilmiyorum) ve buralar enerji noktaları olarak belirlenmiş. Ben gittiğimde bunu bilmediğimden, ikinci kez bu kaleye gitmek şart oldu.  Sırf bu yüzden bile gidilir.

ROTA TAVSİYESİ:

Ljubljana – Celje- Maribor- Grad şeklinde bir rota izleyebilirsiniz.

MOZIRSKI GAJ BOTANİK PARKI

Burası benim Slovenya’ya ayak bastıktan sonra gittiğim ikinci yer. Beni gezdirenler muhtemelen yol üzerinde olduğu için götürmüştü, kendim tercih etmemiştim ama iyi ki gitmişim dediğim yerlerden biri oldu.

Çiçekleri seviyorsanız, çiçeğe doyacağınız bir yer.  Sanırım hayatımda hiç bu kadar çok çiçeği ve bitkiyi bir arada bu kadar güzel organize edilmiş halde görmemiştim. Burası aynı zamanda Guiness Rekorlar kitabına dünyanın en eski asması olan girmiş 400 yıllık bir asmanın da filizine ev sahipliği yapıyor.

Mozirski Gaj’in içerisinde yalnızca çiçekler yok. Burayı Slovenya’nın tarihine de ışık tutan bir açık hava müzesi gibi de düşünebilirsiniz. Mozirje bölgesindeki en eski ev de dahil olmak üzere Slovenya’daki değişik ev türlerini ve ambarları görebilir, Slovenya’nın ünlü likörlerini tadabilir, hediyelik eşya satan dükkanları gezebilir ve rüstik restoranlarda yemek yiyebilirsiniz.

Ama içinde çok muhteşem bir atraksiyon beklemeyin. Doğadır, çiçektir, böcektir, güzel bir ortam seviyorsanız ya da rotanız üzerindeyse tercih edin. Yoksa Ljubljana’dan sırf burayı görmeye gelinir mi bilmiyorum. Alternatif bir yer arayışındaysanız tercih edebilirsiniz. Gidecekseniz tabi çiçeklerin açtığı bir dönemde gidin. Aksi halde sıkıcı bir yer olabilir sizin için.

Bu arada ufak bir bilgi notu: Slovenya’ya giderseniz en dikkatini çekecek şeylerden biri de evlerin hatta ambarların bile iki katlı olması ve balkonlarının çiçeklerle süslü olmasıdır. Ambarların ya da evlerin birkaç katlı olması, o evin/ambarın sahibinin zenginliğini, balkonların çiçek süslü olması ise, o evin/ambarın sahibinin temiz düzenli insanlar olduğuna işaret edermiş.

Mozirski Gaj hakkında daha ayrıntılı bilgi için tıklayın. (http://www.mozirskigaj.com/en/)

YOLCU ÖNERİSİ:

Slovenya’ya gitmişken ballı ve yaban mersinli (Borovničevec) likörlerini mutlaka denemelisiniz. Ben orada kaldığım sürece genelde bu ikisini içtim. Henüz tatmadığım, ama bir dahaki gidişimde denemek istediğim likörler arasında ise fındık likörü Orehovec, armutlu brendi Viljamovka (bizde armut rakısı da diye de geçiyor), erik likörü Slivovka, ve meyve likörü Sadjevec var.

TERME 300 SPA

Burası Slovenya’nın en ünlü spalarından biri. Tüm gününüzü alacak kadar güzel. Buz gibi havada bile sıcacık kaplıca suları ile dolu havuzda açık havada yüzebilir, kendinizi birbirinden farklı havuzlara veya şifalı sulara atabilirsiniz. Özellikle kışın geldiyseniz ve vaktiniz varsa, burayı kesinlikle öneriyorum.

Ama burası haricinde ormanın içinde daha butik spa’lar da var.  Bizim evimize yakın olduğu için en çok gittiğimiz Hiša Sonca Luče’ydi. Yemyeşil bir ormanın  içinde rüstik bir köy evi gibi görünen bu spalarda, sauna, jakuzi ve havuz keyfi yaşayabilirsiniz.

GORA OLJKA

 

Yine dağ tepe tırmanmak üzere sözleştiğimiz bir günde de beni buraya götürmüşlerdi. Bir tepenin üzerinde sarı bir kilise diye özetlenebilecek Gora Oljka, gayet yeni görünmesine rağmen 17lü yıllarda yapılmış 1800’lerde restore edilmiş. Tepeye bir saatlik bir yürüyüş sonrasında ulaşmış, manzaranın ve tatlıların tadını çıkarıp sonra tekrar yürüyerek geri dönmüştük. Hey gidi günler. Ben buraya tekrar gitmek isterdim ama size buraya da kesin gidin, şöyle müthiştir demiyorum. Yolunuz üzerindeyse, doğada güzel bir yürüyüş yapayım ve sonra manzaranın tadını çıkarayım, yerel insanlarla tanışayım derseniz, bir uğrayabilirsiniz.

SLOVENYA’DA ÖZLEDİĞİM TATLAR

TROJANE DONUTLARI

Gönül isterdi ki size Slovenya’dan en çok Ljubljana’nın kuytu bir sokağında keşfettiğim şirin bir kafeyi, Bled Gölü’nün eşsiz manzarasına bakan bir gostilna’yı, Piran’da bir restoranı özlemiş olaydım. Ama yok. Slovenya denince benim en özlediğim, hatta itiraf edeyim bazen uykudan uyanınca bile canımın çektiği bir numaralı şey Trojane Donutları. Arkadaşlar olur da yolunuz Slovenya’ya düşerse ve altınızda bir araba varsa, ne yapın edin burada donut yiyin. Trojane Restoranları Ljubljana-Maribor yolu üzerinde yer alıyor.  Websitelerini şuraya bırakıyorum. http://www.gp-trojane.si/indexen.php

POTICA

Slovenya’nın mutfağı pek meşhur değildir. Hele bir vejetaryenseniz Slovenya’da işiniz epey zor denilebilir. Tatlılarının da büyük kısmı benim damak tadıma pek hitap etmez. Ama Slovenya’da en çok ne yedin deseler, kesinlikle Potica derdim. Bulabildiğim her yerde yedim. Öyle böyle yemedim. Hunharca tükettim.  Yetmedi, Slovenya’ya kim gitse, kendisine potica sipariş ettim. Gelene kadar biraz bayatlıyordu, ama oldundu, yine de çaya bandıra bandıra yedim:)

Potica üzümlü ya da cevizli bir kek diye düşünülebilir. Slovenya’ya özgü bu kekin ahım şahım bir tarafı yok ve ben bu vasat keki niye bu kadar çok seviyorum bilmiyorum. Denerseniz ve beğenmezseniz, en azından size geleneksel bir lezzet tattırdığımı düşünün. Ya da beğenmeseniz bile bir paket alın bana getirin.

Bu yazıyı ara ara aklıma yeni yerler geldikçe güncelleyeceğim. Piran’da ve diğer yerlerde size nerede ne yapılırı da vermek isterdim, ama üzerinden 9 sene geçince, artık zorJ Yine de umarım burada yazdıklarından bazıları işinize yarar.

 

 

 

 

 

AmerikaGenelSan Diego

BİR GARİP SAN DIEGO GEZİSİ

San Diego havaalanına iniyorum. Daha önce Couchsurfing üyesi olarak İstanbul’da pek çok kişiyi ağırlamıştım, ama ilk kez Couchsurfing’ten birinin evinde misafir olarak kalacağım için biraz gerginim. Aslında New York’tan geliyorum ve New York’ta da bir Couchsurfing üyesinin evinde kaldım, ama beni tedirgin eden, San Diego’daki hostumun telefonlarıma çıkmaması. Ortada gelen giden kişi görmüyorum. Bir iki kez daha arıyorum. Telefonlarım açılmayınca, anlıyorum ki, yersiz yurtsuz kaldım. Ne yapmalı? Allah’tan ne olur ne olmaz diye ikinci bir kişi de yedekte tutuyordum. Ama ya o da telefonlarıma çıkmazsa?

İkinci host’umu arıyorum. İkinci hostum telefonu açıyor. Arka fon epey gürültülü. Belli ki kalabalık bir yerde. Bir partide olduğunu ve benim onun yanına gelmemi istiyor. Tamam deyip ilk bulduğum taksiye atlıyorum. Taksici ile sohbete başlıyoruz. Amca nereli olduğumu soruyor. Türk olduğumu söyleyince ben de Azeri’yim diyor ama pek Azeri tipi yok adamda. Daha çok Hintlilere benziyor. Aradan epey vakit geçince, hostum arıyor. “Nerede kaldınız, şimdiye kadar çoktan gelmeliydiniz” diyor. Sene 2007. Henüz akıllı bir telefonum ya da mobil navigasyonum yok tabi. Amca meğer beş dakikalık yol için beni yirmi dakikadır dolandırıyormuş.

Nihayet eve ulaşıyorum. Hostum beni karşılıyor. 1.55-60 boylarında sarışın bir abimiz. Beni alıp arkadaşının ev partisine götürüyor. Bir anda kendimi kalabalık bir grup içinde buluyorum. Ama bir sorunumuz var, hostum partiye motosikletle gelmiş, ben ise koca bir valizleyim. Arkadaşlarından biri beni ve valizimi arabayla onun evine bırakıyor, hostum ise motorla geliyor. Gece gece insanlara iş çıkardım diye azıcık üzülüyorum.

Hostumun evi San Diego’da minik bir villa gibi. Şahane bir evi var. Bana kocaman armut yastıklara benzer bir yer yatağı veriyor. O kadar yorgunuz ki, odalara dağılıp uyuyoruz. Ertesi gün evinin güzelliğini daha net görüyorum. Garajda bir üstü açık araba, bir cip ve bir de motosikleti var. Amerikalı olmak böyle bir şey işte diyorum.

Vakit kaybetmeden evden çıkıp downtown’da kahvaltı etmeye gidiyoruz. Bu kez hostumun motorunun arkasına atlıyorum. İlk motor deneyimim. Göz camı kapalı olmayan bir kask veriyor bana. Rüzgar gözüme gözüme girdikçe, gözlerim yaşarıyor. Gözlerimi silemediğim için, yolu da göremiyorum. Yağmurda silecekleri çalışmayan araba gibiyim. Nereye gittiğimizi pek de anlamadan güzel bir restorana varıyoruz.

San Diego’ya New York’tan geldim. New York’un göğü delen gökdelenleri, devasa kırmızı tuğlalı binaları sonrasında, bana San Diego çok iç açıcı geliyor. Caddeler geniş, her caddede Amerikan filmlerinde gördüğümüz o kocaman güzel evler var. Şehir merkezindeki restoranlar dükkanlar bile en fazla birkaç katlı. Göğü alabildiğine görebiliyorsunuz. İnsanlar New York insanının aksine, güler yüzlü, tatlı, sevecen, rahat, stressiz. Bermuda şortları ve sandaletleri ile herkes mutlu burada.

Kahvaltıda portakal suyu ve şampanya karışımı mimosa ve Yunan omleti var. Mimosa’ya bayılıyorum, ama Amerika’nın kahvaltılarına pek alışabildiğim söylenemez. Bizim damak zevkimize en yakın şey Yunan omleti diye geçen bol peynirli domatesli omlet. Sabahları omlet dışında bir şey bulmak da zor gibi. O zamanlar henüz pancake kavramını keşfetmediğimden olabilir belki. Birkaç kez ısmarladığım waffle’ların ile bizim waffle’lar ile hiçbir alakası yok. Waffle hamurunun üstüne akçaağaç şerbeti döküyorlar, al sana waffle. Süreceksin nutellayı, süreceksin beyaz çikolatayı, içine koyacaksın çilek, muzu, waffle dediğin öyle olur.

Neyse konu dağılmasın, pek kahvaltı kültürleri olduğu söylenemez. Hostumun çalışması gerektiği için beni Balboa Park’a bırakıyor. Balboa Park’ın öyle çok cezbedici bir yanı yok. Güzel, renkli, yemyeşil bir park ama o kadar işte. Arada sizi karşılayan sincapları ve Japon bahçesini saymazsak, tek başına gezerken epey sıkıcı olduğu bile söylenemez. Bir iki saat sonra hostum beni yeniden alıyor ve arkadaşlarının evine yemeğe gidiyoruz.

San Diego arabasız pek bir şey yapabileceğiniz bir şehir değil.  New York, Washington’da arabasız da temel yerleri görebilirsiniz, en kötü ihtimal taksi ile bir yerden bir yere gidersiniz, ama San Diego’da arabanız olması gerek, ya da araba kullanabiliyor olmanız gerek. Bende ikisi de olmayınca, hostuma çok bağlı bir gezi oluyor.

Akşam Pacific Beach civarındaki barlardan birine giriyoruz. Arkadaş grubunda bir gey çiftimiz, birkaç hetero erkeğimiz, birkaç de hetero kızımız var. Kızlardan biri bana “Sizin ülkenizde kadınlar araba kullanabiliyor mu” diye soruyor? Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Artık kıza nasıl küçümseyici bir tavırla, “çok cahilsin keşke ölsen” bakışı attıysam, kız özür dileyerek, “kusura bakma sizin oraları pek bilmiyorum” diyor. Bu arada üstümdeki mini bir elbise var ama kız muhtemelen bu elbiseyi ancak seyahatlerde giyebildiğimi ve ülkeme dönünce kapandığımı sanıyor.

Üçüncü ve dördüncü günlerimi Pasific Beach ve Ocean Beach’te geçiriyorum. Hostum San Diego’nun en güzel sahilleri bunlar diyor. Okyanusta yüzmeyi sevmiyorum sanırım. Deniz sürekli dalgalı. Sörf yapanlar için bir cennet ama beni pek cezbetmiyor ve şansıma hava çok kapalı. Deniz sürekli gri dalgalar şeklinde üzerime üzerime geliyor. Yine de etrafta sörf yapanları izlemek, deniz kenarındaki mağazalardan kendime renk renk elbiseler almak eğlenceli.

Bir akşam hostum beni San Diego’daki ünlü bir Meksika restoranına götürüyor. İçerisi dekorasyonu ve ortamıyla harika, ama asıl siparişlerimiz geldiğinde beni tam kalbimden vuruyor. Kocaman tabaklar içerisinde yok yok. Hayatımda yediğim en güzel Meksika yemeklerini – üstelik de vejetaryen- San Diego’da yiyorum. Restoranın adı şu an bunları yazarken keşke aklıma gelse, ama yok. Bir türlü aklıma gelmiyor, internette de bulamıyorum. (Üzgünüm).

Üçüncü günümün akşamında gece geç saatlere kadar önce downtown’daki bir barda eğleniyoruz. Gece ikide eğlence bitiyor ve evlere dağılmamız gerekiyor ama eve gitmek istemiyorum. “Hadi” diyorum, kalk “Las Vegas”a gidelim. Devamı Las Vegas yazımda.

Las Vegas’tan dönüşte artık benim için de gitme vakti geliyor. Şehirden ayrılmadan önce hep görmek istediğim ama hostumun beni bir türlü götürmediği La Jolla’ya gidiyoruz. Benim en sevdiğim sahil bu oluyor. Okyanus bana göre değil, ben küçük koyların insanıyım. İşte sadece ama sadece bu anda, keşke buraya daha önce gelseymişiz diyorum.

Yine de San Diego, keyifli, sakin, güzel bir tatil oluyor benim için. Bu tatile çıkarken, minimum fotoğraf çekeceğim ve anı yaşayacağım diye gitmiştim. Gerçekten döndüğümde aklımdaki hatıralardan başka paylaşabileceğim bir foto olmadığını fark ediyorum. Yine de 11 sene sonra bana o diyarlardan hatıralar kalabilmişse, bunu anı yaşamaya borçluyum. Varsın güzel bir fotoğrafım olmasın.

 

 

GenelGezi HazırlıklarıTayland

TAYLAND’DA ASLA YAPMAMANIZ GEREKENLER

Kaplanla Fotoğraf

Bu grubu devasa bir kaplanı adeta kuzuya çevirmiş, ona melül melül bakan fotoğraflarından tanıyabiliriz. (Yiyorsa Afrika’daki milli parklara korumasız salsak sizi? Yemez. ) Bu grup yüksek ihtimal, yanında böyle kuzu gibi yatan hayvancığın, her gün bin bir doz uyuşturucu ile uyuşturulup zincirlere vurulup kafeslere tıkıldığından ya bihaberdir, ya da pek takmıyordur.  Bir nebze daha insaflı olanlar ise kaplan yavruları ile poz verir. Onları da gelecekte anneleri ile aynı talihi yaşamaya mahkum ettiklerini bilerek veya bilmeyerek. Mühim olan Instagram’da beğeni, Facebook’ta paylaşımdır. Gerisi hikayedir, siz çok konuşmayındır. Ama işte onu yapmayaydın iyiydi, sevgili gezgin.

Filler ile gezinti, fil şovlarından kareler

Bu tipleri ya fil sırtında, oturdukları o demir oturgaçları filin sırtına batıra batıra gezerken ya da fil şovlarında çektirdikleri fotoğraflarından tanırsınız. “Yaw, çok salladı ama” ya da “yaw ama çok güzel çiziyor keratalar” diye başlarlar cümlelerine. O dev cüsseli hayvanın, insan elinde bir şaklabana dönüştürülmüş olması, onlar için son derece eğlenceli bir turistik aktivitedir. Varsın o hayvan o gösterileri bin bir işkence sonucu öğrenmiş olsun, mühim değildir. Mühim olan bu dünyadaki en üstün ırk olan bir insan birey olarak maksimum eğlenmek, maksimum keyifli vakit geçirmektir. Hayvanlar zaten bizim için yaratılmıştır. Biraz insaflıları yetim fillere sözde bakılan “yetimhanelere”/”fil parklarına” gider, fil poposu yıkar. O yetimlerin nasıl yetim  kaldığı mühim değildir. Sorsan, filler Tayland’da kutsaldır ve  onlara çok iyi bakılmaktadır. Ama işte onu yapmasaydın iyiydi sayın gezgin

Akrep ve binbir çeşit böcek yer gibi yapma

Yukarıdakilere kıyasla bu grup içlerinde en masum en sevimli kalan gruptur. Yüz milyonlarca insanın paylaştığını paylaşmadan Tayland’dan dönmek olmaz nidalarıyla dalar sokak satıcılarının arasına. O akrep yer gibi yapılacak, gerekirse o kurbağa bacağı, yılan kuyruğu, makak maymunu makatı (öyle bir şey yok tabi, uydurdum, varsa da Allah rızası için onu rahat bırakın) vs ne varsa tadılmış gibi yapılacaktır. Tayland’a gelinmiş ve bilete onca para verilmiştir, her türlü turistik aktivite sonuna kadar müstahaktır. Bunlar paylaşılırken “sokak satıcıları ay çooook pis, “ıy tabakları pis suda yıkıyolar” demeyi de ihmal etmeyen bir iki kişi de çıkacaktır aralarından.

*Gerçekten yiyenlerinin karşısında boynumuz kıldan incedir. Kendileri bu dünyaya gezgin olmak için gelmiştir:)

 Taylandlı kızların kolunda fotoğraf çektirme

Ekseriyetle birkaç Tay kızın arasında güleç yüz ile poz vermeden Tayland’dan dönmez bu grup. Asyalı kızlar zaten çok cana yakındır. Hatta fotoğrafı bilakis onlar çektirmek istemiştir.

Her bulduğu tapınağın önünde Buda pozu verme

Yapmadım değil, bunu ben de yaptım:)  O yüzden bu maddede istediğim kadar sallayabilirim. Senin caminde elin yabancısı gelip istavroz çıkarsa, adama kafa göz girecek tipler, Tayland’a gidince her bulduğu kutsal tapınakta, Buda pozu verir, ya da Buda heykeliyle türlü saçmalıklara girişir. Eşek sudan gelene kadar dayak yemeliktir ama Taylar işte güler yüzlü insanlar, kıyamıyorlar.