Genel

GenelYunanistan

Çekilin, “Yunanistan çok ucuz yazısı” yazacağım!

IMG_9219-255B1-255D.JPG

Yaz gelince çok da uzaklara gidemeyen benim gibi bir kısım ahalinin aklında üç soru belirir: Memlekete mi gitmeli, güneye mi inmeli, yoksa bir Yunan adasına mı gitmeli? Benim bu sorulara yanıtım bugüne dek hep, tabi ki güney olmuştur. Bu sene bu ritüel bozuldu. Arkadaşım “ben evleniyorum, düğünü de Rodos’ta yapıyorum, gelin gari” demese, Yunan topraklarına ayak basacağım yok idi ya, bu sene şeytanın bacağını kırıp ben de bir Yunan adası görme mertebesine erişmiş bir bloggerım artık. Çekilin “Yunanistan çok ucuz yeaa” yazısı “yazıcam”!

Her yaz bloggerlar ve gazeteciler Yunan adalarının ne kadar hoş ne kadar güzel ne kadar ucuz olduğundan bahseder. Alaçatı, Bodrum yerden yere vurulur, Yunan adaları doğası, hizmeti, ekonomikliği ile göklere çıkarılır.  Yunanistan’a bir garezim yok, ama bende mantık çok basit işlediğinden ben Yunanistan’dan hep kaçmıştım.  “Deniz aynı deniz, yemek aynı yemek, e ben niye kendi ülkemi tercih etmeyeyim?”.

Bugün Rodos’tan döneli bir ay oldu. Açıkçası tatili biraz sindirip biraz düşünüp öyle yazmak istedim, ama hissiyatım değişmedi. Gitmeden evvel düşündüklerim neyse gittikten sonra da düşündüklerim o oldu. Yunan adalarının hepsi için genelleme yapmak doğru mu bilmem ama başıma bir iş gelmeyecekse ben Yunan adası deneyimini öyle abartıldığı kadar müthiş bulmadım.

 Peki Yunan adasına giden niye gider?

 

1-      Yunanistan çok ucuz.

Arkadaşlar yaklaşın bir sır vereceğim. Yunanistan ucuz mucuz değil! Eskiden Euro 1,5 TL iken, Yunanistan bir kısım beyaz yakalı Türk’e diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha ucuz gelmiş olabilir, azıcık ekonomiyi takip edenler bilirler ki ahval ve şeriat öyle değil artık. 1 Euro 4 küsur TL iken, Yunanistan da artık cep yakıyor. Gittiğimiz restoranlarda meze tabakları 5-10 Euro, yemekler 10-25 Euro arasında değişiyordu. TL’ye çevirdiğinizde bir meze tabağına 40 TL vermek size ucuz geliyorsa, size bütün dünya ucuz zaten🙂

Otel olarak güneye göre daha hesaplı gelebilir. Bizim üç yıldızlı otelin geceliği 80 Euro idi. Kişi başı 40 Euro’ya geldi. Euro’nun 1,5 Tl olduğu günlerde, otele sudan ucuz diyebilirdim, ama kişi başı 160, gecelik 320 TL. Bence o kadar da ucuz olduğunu söyleyemeyiz artık.

Genelde ulaşımı kiralık araç ile sağladık. 4 günlük araç kiralama 200 Euro idi. Taksi fiyatları ise belli destinasyonlar için sabit fiyattı. Rodos merkezden Kalithea 10 Euro, Faliraki (Anthony Quinn’s Bay) 24 Euro idi.  Rodos merkez Anthony Quinns arası 16,5 km. 16,5 kmye 100 tl verdik. Gidiş geliş 200 diye düşünün.

 

2-      Yunanistan’ın denizi daha güzel.

Diğer adalarını ve sahillerini bilemem, ama Rodos için konuşmak gerekirse denizi beni çok etkilemedi. Çoğu yeri vasat ya da vasat altı buldum. Bunda benim bozkır yerleri çok sevmemem de etkili olmuş olabilir. Gözüm Kemer’in ya da Olympos’un ormanlarının yeşilini, Kaputaş’ın o turkuaz mavi sularını aradı ister istemez.  Genelde sahilleri bozkırın ve kurak bir arazinin deniz ile buluşması şeklindeydi. Buna rağmen, önerebileceğim yerler buldum  Deniz ve sahil tavsiyelerimi şurada bulabilirsiniz. Ama Rodos’a denizi için gidecekseniz, bence doğru adres değil.

 

3-      Yunanistan’ın yemekleri daha güzel.

Yunanistan’a gidince en çok da yemeklerinden ötürü kendimi farklı bir ülkeye gitmiş gibi hissetmedim. Yemeklerimiz birebir aynı.  Bu bir açıdan iyi, çünkü aç kalma riskiniz yok. Mutfak benzer olunca, yiyebileceğiniz pek çok şey buluyorsunuz. Hele de  farklı mutfaklara önyargılı biriyseniz, Yunanistan sizin için bir cennet olabilir. Ama mezeler konusunda çok büyük hayal kırıklığı yaşadım. O kadar restoran denedik, yine de ben bizdeki mezelerin tadını bulamadım.  Biz mezede Rodos’un restoranlarından daha iyiyiz.Yine de sizin için güzel restoranlar keşfettim. Restoranlar için tıklayın.

4-     Yunanistan’da servis daha iyi.

Bak bu işte külliyen yalan. Türkiye’min gözünü seveyim🙂 Rodos’ta en çok şikayet ettiğim şey servis hızıydı. Bu bence Rodos’a ya da Yunanistan’a özgü bir durum değil. Genel olarak adalarda veya sıcak memleketlerde yaşayanlarda bir rehavet ve yavaşlık durumu oluyor sanırım. Daha bir ağırdan alma, acele etmeme durumu var.

Özetle, Rodos’a giderseniz, en iyi restoranına da gitseniz, siparişleriniz çok geç gelecektir. Hele müşterisi yoğun bir restorana ya da gece kulübüne gittiyseniz, siparişinizin toptan unutulması çok mümkün. Gittiğim her yerde servisle ilgili bir sorun yaşadım. Ya yemeğim geç geldi, ya içkim geç geldi, ya içkim toptan unutuldu,  velhasıl sorunsuz ağız tadıyla çıktığım bir restoran ya da bar az oldu. Gerçi onca kişilik gruptuk ve bu durum yalnızca benim başıma geldi. Ya ben huysuzum ya ben çekiyorum. Bilemiyorum. Sizin yorumlarınızı da beklerim.

 

5-     Yunanistan daha özgün. Değerlerini daha iyi koruyor.

Bu konuda kesinlikle bizden daha iyi oldukları bir gerçek. Sahilleri hâlâ bakir. Biz olsak Anthony Quinn’s Bay’e bir beş yıldızlı tesis dikmiş, St. Paul’s Bay’i marina yapmış, çevresine de rezidanslar AVM’ler dikmiştik. Yetmedi, şezlong sayısını arttırmış, dağını taşını şezlong yapmış, mis gibi işletmeler koymuştuk. Maksat turist rahat etsin. Ama Yunan öyle mi, koyun güzelliği bozulmasın diye şezlong sayısını bile kısıtlı tutmuş, bir tesis, bir işletme bile koymamış.

Tesis işletme istiyorsanız, merkezdeki sahillere, ya da belli beach club’lara gidiyorsunuz. Ama özel koylar, özel kalıyor. Antik kent ise öyle bir iki çanak çömlek olarak görülmediğinden hâlâ dimdik ayakla. Beton dökerek restorasyon yapalım, yok üstüne AVM dikelim, aslında bu kale de ne güzel otel olur diye bir vizyon yok kendilerinde. Ah Rodos bizde kalacaktı ki, her bir yanına duble yollar yapacak, AVM’ler dikecek, yetmedi TOKİ yapacaktık, ama olmadı.

Peki Rodos’a gitmiş bulundunuz, ne yapacaksınız? Buyurun hepsi burada.

GenelYunanistan

Rodos Gezi Rehberi

IMG_9222-255B1-255D.JPG

Rodos’ta beş günümüz vardı ve bu beş günde Rodos’un gidilebilecek en iyi yerlerine, en güzel sahillerine gittik. Rodos ile ilgili diğer yazımı okuduysanız, Yunanistan’a ve Rodos’a biraz verip veriştirmiş olabilirim. Ama Rodos genel olarak kötü müydü? Hayır, gayet güzel vakit geçirdim.

Bir kere bambaşka bir ülkedesiniz. Memleketinizden bir saat uzaktasınız ama bambaşka bir hayatın içinde kendinizi buluveriyorsunuz. İnsanların rahat rahat giyinip gezebildiği, taksicilerin sizi kazıklamadığı, kimsenin şort giydi diye tokatlanmadığı, gece elbisesi ve şık topuklularla gecenin bir vakti güvenle otelinize yürüreyerek dönebildiğiniz ve kimsenin dönüp bir kez bakmadığı, laf atmadığı, sarkmadığı, taciz etmediği, hayatın sakin dingin ve mutlu aktığı bir yer Rodos.

Bu özet bilgilerden sonra şimdi neresinde neler yaptık, önerdiklerim, önermediklerim neler onlara hızlıca geçiyorum.

Bu yazıda Rodos’a nasıl gidiliri anlatmayacağım. Onu daha önce yazmıştım. Gidiş geliş hakkında detaylı bilgi için sizi şuraya alalım.

Önce nerede kaldık ondan başlayalım.

1- Rodos’ta nerede kalınır?

Rodos merkez, Eski Şehir ve Yeni Şehir diye ikiye ayrılmış ve her bütçeye hitap eden otelleri var.  Biz Eski Şehir’e yürüyerek on dakika mesafedeki üç yıldızlı Island Dream Rooms and Suites‘te kaldık. Kişi başı gecelik 40 euro idi. Temiz, konum olarak uygun bir otel. Bununla birlikte biraz eski usul ve acemice işletilen bir otel olduğunun altını çizeyim.

Otel sahibi Vasilis amca oda kayıtlarını hâlâ kağıt üstünde tutuyor, ama bu durum bize çok şeker ve sempatik geldi. Bizim kaldığımız odalar epey genişti. Bazı eksikleri yok değil. Örneğin duşa kabinin camları yok, odanın içinde çöp kovası yok, askılar yeterli değil. Ama bunun dışında konum ve temizlik olarak gayet memnun kaldık. Düğün için geldiğimizden amcamız sonradan biraz da indirim yaptı. Yani 40 euro’dan ucuza geldi. O da bir artı puan oldu.

Rodos Merkez’de kalmayacaksanız, Rodos’ta ben kesinlikle Lindos civarında kalmanızı öneririm. Aslında en güzel plajların Faliraki tarafında olduğunu söylüyorlar. Rodos merkez ile Lindos arasında kalıp ikisine de yakın olduğu için turistlerin büyük bir kısmı Faliraki’de kalmayı tercih ediyor, ama gelin görün ki ben Lindos’a tek kelimeyle bayıldım. Bir sonraki gidişimde orada kalırım gibime geliyor.

2- Rodos’ta gezilecek yerler

Bizim gezimiz tarihi bir gezi olmadığı için, genellikle gündüzleri Rodos plajlarını turladık, ve geceleri ise güzel bir yemeğin ardından gece kulüplerine aktık. Aşağıda gittiğimiz sahilleri ve yerleri bulacaksınız. Yazı uzun olduğu için restoran ve gece kulüplerini ayrı sayfalarda yayınladım. Restoranlar için buraya, gece kulüpleri için buraya tıklayın:)


RODOS SAHİLLERİ

OASIS BEACH CLUB -KALITHEA

Artıları: Değişik bir coğrafi yapı, hızlı servis, ilginç atmosfer, güzel müzikler
Eksiler: Kayalık ve kaygan, şezlonglar keyifsiz, deniz pek matah değil, yemek menüsü sınırlı.

Rodos’ta ilk günümüzde Rodos Merkez’e yaklaşık 15 dakika uzaklıktaki Kalithea bölgesine gittik.  Burada yan yana birkaç plaj var aslında. Biz tercihimizi değişik coğrafi yapısıyla methini pek duyduğumuz Oasis Beach Club‘tan yana kullandık.  Oasis Beach Club gerçekten çok garip bir doğaya sahip. Adı vaha anlamına geliyor, ama adı sizi yanıltmasın. Çölün ortasındaki yemyeşil bir vaha gibi bir yer beklemeyin.

Burası katman katman kayaların lacivert bir denizle buluştuğu, bu dünyadan değilmiş de başka bir gezegendeymişiz hissi veren değişik bir yer. Oasis Beach Club‘ın en ilgi çekici yanı ise, sahildeki mağaradan devşirilme barı. Doğrusu bana epey otantik ve değişik geldi. Şezlong ve şemsiye için kişi başı sanırım 5.5. Euro gibi bir para verdik.

Rodos’ta kaldığımız süre boyunca en hızlı servisi burada aldık. Bununla birlikte bence denizi tırt, şezlonglar kalitesiz ve keyifsiz, menü sınırlı.  Hamileler ve çocuklu aileler için biraz tehlikeli bir yer, çünkü kayalar çok kaygan. Deniz ayakkabısı ile gelmek ve denize girerken dikkatli olmakta fayda var. Ama ortam keyifli. İnsanlar kendi halinde. Müzikler güzel.

Buraya gelirseniz daha çok ilginç yapısı için gelin, mağaradan devşirilme barının önünde oturun,  ve etrafınızdaki bu kayalık, kurak, ilginç doğanın tadını çıkarın.




SANTA MARINA

Artıları: Yemyeşil bir koyun içinde, harika dekorasyon ve işletme, lezzetli yemekler, müthiş sushi 
Eksiler: Denizi yosunlu/otlu, servisi çok yavaş, garsonları anlama güçlüğü çekiyor

İkinci gün kendimizi Rodos merkeze çok yakın olan Santa Marina beach club’a atıyoruz. Buraya bir gün önceden rezervasyon yaptırıp geldik. İki şezlong ve bir şemsiye, kişi başı 7.5 Euro. Santa Marina Beach Club’a biz topluca bayıldık. Oasis’in kayalıklarında hırpalanan bedenlerimizi Santa Marina’nın rahat şezlonglarında şımarttık. Şezlongların yanında havlu ve yastık da vermeleri bizim gözlerimizden kalpler fırlattı.

Denizi az yosunlu ve insan biraz huylanıyor. Sol tarafı değil de, sağ tarafı tercih edin derim. Hele bir de minik bir kuytuluk var ki, deniz içinde kendi havuzunuz gibi kullanıyorsunuz:) Bir de mutlaka ama mutlaka sushi’sini tadın. Sabah öğle akşam buranın sushisini ısmarlayabilirdim. (Ben vejetaryen söyledim, arkadaş California Roll ama ikimiz de bayıldık.)

Epey güzel dekore edilmiş, daha girişten kalbinizi fetheden bir yer burası. Oasis’in aksine yemyeşil bir koyun içinde saklı kalmış bir cennet gibi. Mekan, dekorasyon, işletme kalitesi olarak biz çok beğendik. Yemekleri bir plaj restoranından beklentilerimizin çok üstündeydi. 

Denizi biraz Marmaris denizi andırdı bana. Sığ ve kumlu, ama dediğim gibi yer yer yosun ve ot kaplı. İnsan yüzerken huylanıyor. Yemekler güzel dedik, ama bir salata için bir saat beklemeniz gerekebiliyor. Yine de en keyif aldığımız mekanlardan biriydi kesinlikle. Tavsiye ederim.

Eğer buraya uğrayamazsanız, aynı menü ve dekorasyon Rodos Merkez’deki Ronda Beach Club‘ta da mevcut. Çünkü işletmecileri aynı. Sadece Ronda’da açık denizde yüzüyorsunuz, Santa Marina’da bir koy içerisinde. Ben daha çok koycu olduğum için, Santa Marina’yı daha çok beğendim.



ST. PAUL BAY – LINDOS

Artıları: Muhteşem bir koy, harika bir restoran, eşsiz bir manzara ve deniz
Eksileri: Şezlong az, kalabalık

St. Paul’s Bay adını St Paul (Aziz Pavlus)’tan alıyor. Hristiyanlığı Rodoslulara anlatmaya gelen St. Paul‘ün bir fırtınaya yakalandığı ve düşen bir şimşek sonrasında bu koyu görüp buraya sığındığı söyleniyor. Koy tablo gibi önümüzde uzanıyor. Ama bir zamanlar St. Paul‘ü fırtınadan korumak için bağrına basan bu koyda bugünün zavallı turistlerinin yer bulması hayli şans. Günler önceden rezervasyon yapmalı ya da erken gelip boş bir şezlong kapmaya bakmalısınız. Plansız gider de şezlong bulamazsanız size önerim hemen koyun kıyısındaki Tambikio restoranda oturun ve bu müthiş manzaraya karşı güzel bir ziyafet çekin.

Biz buraya gelmeden önce aslında methini çok duyduğumuz Tsambika Beach‘e uğramıştık.  Ama Tsambika Beach, uzun geniş olması dışında fazla bir özelliği bulunmayan sıradan bir sahil gibi geldiği için, hızla orayı terk edip, kendimizi St. Paul Bay‘e attık. İyi ki de öyle yapmışız. Rodos’ta kaldığımız süre içerisinde en keyif aldığım yerlerden biri oldu. 



ANTHONY QUINN’S BAY

Artıları: Doğanın içinde, muhteşem ötesi pırıl pırıl bir su
Eksileri: (Bunlar kimine göre artı da olabilir) şezlong yetersiz, işletme yetersiz

Rodos’a aslında düğün için gelmiştik ve düğün günü gelip çatmıştı. Gelin hanım hazırlanırken, bizim de kendimize ayıracak birkaç saatimiz vardı. Rodos Merkez’de kalmak yerine, methini çok duyduğumuz Anthony Quinn Bay‘e gitmeye karar verdik.

Burası Hollywood’lu aktör Anthony Quinn‘e adanın tanıtımına yaptığı katkılar nedeniyle sembolik bir ücret karşılığında verilmiş, ancak sonradan Yunan hükümeti tarafından satışı iptal edilmiş bir koy. Anthony Quinn burada film yapımcıları ve sanatçılar için bir merkez açmayı hayal ederken, satış iptal edilince bir daha Rodos’a adım atmamaya yemin etmiş. Bugün Quinn’in hayalini kurduğu merkez yok belki, ama koy bir zamanlar Quinn’in gördüğü kadar bakir ve güzel. Rodos ise hâlâ ünlü oyuncunun ekmeğini yemeye devam ediyor. 

Rodos Merkez’den bir taksiye atlıyoruz. Tarife belli. Anthony Quinn Bay 24 Euro. Taksici bizi koyun girişinde indiriyor. İleride bir levha var. Cennete Hoş Geldiniz diyor. Karşıda birkaç yat ve yelkenlinin demir aldığı masmavi bir koy uzanıyor. Ama ününü hak edecek kadar güzel gelmiyor bize.

Açıkçası Lindos’taki St. Paul Bay kadar gözalıcı bir güzelliği yok. Aşağı indiğimizde birkaç şezlong görüyoruz. Hepsi dolu. Geri kalan insanlar buldukları kayalıklara tünemiş. Karşıda koyun diğer yakasını görüyoruz. Daha konforlu görünüyor. En azından daha fazla şezlong ve bir de işletme görüyoruz. Taksici bizi orada indirmedi, ve oraya gitmek için Ağustos sıcağında bir yokuş yürümemiz gerekiyor. Gözümüz yemiyor. Olduğumuz yerde kalmayı yeğliyoruz.

Arkadaşım sürekli “şezlong yok, nerede oturacağım” diye söyleniyor. Bense havluyu herhangi bir yere serip kendimi bir an önce sulara atmanın derdindeyim. Biraz sonra eşyalarımızı birilerinin şezlongunun yanında bırakıp dalıyoruz sulara. Ve sonra anlıyoruz buranın neden bu kadar ünlü olduğunu.

Suya girmek zor. Kaygan kayalıklardan yürümek ya da iskeleden girmek gerekiyor. Ama bir kere girdiğinizde, kristal gibi pırıl pırıl muhteşem bir suyun içinde yüzüyorsunuz. Su ne çok soğuk ne banyo suyu gibi sıcak. Tam kararında. Rodos’ta ilk kez denizden çıkmak istemiyorum ve derim büzüşüne kadar suyun içinde kalıyorum.

Benim gibi konfor aramayan, işletme olsun, şezlong olsun, şu olsun bu olsun demeyen biri iseniz, doğayla iç içe olmak ve muhteşem bir suda yüzmek istiyorsanız, buraya kesinlikle gelin ve yüzün. Ama su benim için önemli değil, ben rahat rahat güneşleneceğim bir sahil istiyorum, soğuk kokteyller istiyorum, duş istiyorum, onu istiyorum, bunu istiyorum diyorsanız, burayı görünce “bu ne be” diyebilirsiniz. O yüzden size kesinlikle ama kesinlikle önermiyorum. Bu arada muhtemelen burada da şezlong ve şemsiye için bir ücret alınıyordu ama biz şezlong bulamadığımızdan ücret ödemedik.

 

RONDA BEACH CLUB -RHODES TOWN

Artıları: Şehir merkezinde feribot iskelesine yakın, işletmesi iyi
Eksileri: Fazla kalabalık ve dip dibe, şehir merkezinde, şezlongları biraz eskimiş

Yukarıda Santa Marina‘yı anlatırken bahsettiğim gibi Ronda ile Santa Marina‘nın işletmecileri aynı. Dolayısıyla dekorasyon menü vs her şey aynı.  Ronda, Rodos merkezde denizi kıyısında kalıyor. Yani yemyeşil bir koyda yüzmek yerine, açık denizde yüzüyorsunuz. Biz burayı son günümüzde feribot iskelesine yakın olduğu için tercih ettik. Ücret Santa Marina‘dan pahalıydı. Sanırım 10 Euro civarındaydı. Normal koşullarda pek tercih etmezdim, çünkü yan yana bir sürü beach club var ve insanlarla dip dibe denize girmekten pek hoşlanmıyorum. Rodos’ta gidilebilecek çok daha güzel sahiller varken, biraz gereksiz burada denize girmek. Siz de son gününüzde feribota telaşsız yetişmek için tercih edebilirsiniz. Valizleri onlara bırakıp denizin tadını çıkarıp, sonra valizinizi kapıp feribota gidebilirsiniz. Yalnız Ronda’dan sizin için taksi çağırmasını isteyin. Yürüyerek gidilecek bir mesafe değil. Ya da yürüyecekseniz 20-30 dk kadar sürebilir. Bilginiz olsun.

LINDOS SOKAKLARI

Artıları: Bembeyaz bir iki katlı evlerin, restoranların, dükkanların arasında kıvrıla kıvrıla uzanan sokakları adımlama, muhteşem bir manzara, harika bir atmosfer, dingin, romantik, asil
Eksileri: Yok (Belki Rodos merkeze uzak olması olabilir ama bunda Lindos’un suçu ne?)

Günü St. Paul Bay‘de geçirince akşamı biraz ilerideki Lindos sokaklarında geçirebilirsiniz. Lindos bembeyaz evler, restoranlar, renkli mağalar arasında kıvrıla kıvrıla uzanan sokakları adımlayacağınız, attığınız her adımda, ruhunuza ruh kattığınız bir yer. Cıvıl cıvıl ama bir o kadar da dingin, sakin ve asil. Biz topluca bayıldık. Akşam yemeğimizi de buradaki Mavrikos restoranda yedik.

Rodos Restoranları ve Gece Kulüpleri için tıklayın.


Sevgiler





GenelSafranboluTürkiye

TADIMLIK SAFRANBOLU GEZİSİ

Safranbolu hiç planımızda yoktu aslında. Amacımız Kastamonu’da baba ocağına gidip baba mezarını ziyaret etmek, belki dönüşte Zonguldak’a uğramaktı. Anlık bir kararla rotamızı Safranbolu’ya çevirdik. Küre Dağları’nın serin, insanı rahatsız etmeyen sıcaklıktaki havasından sonra, Safranbolu, boğucu sıcağı ile karşıladı bizi.

Tabelaları takip edip eski kent meydanına doğru yollandık. O meşhur ahşap pencereli beyaz evler bizi çok bekletmeden karşıladı. Kalabalığı takip edip Eski Çarşı’ya doğru gitmeye başladık, ama kavurucu güneş altında ve bir insan seli ile birlikte yürümekten hazzetmediğim için kendimi ilk bulduğum ara sokağa atıverdim. 

 

Kaymakamlar Evi

Biraz ileride bir grup Çinli turist bir binanın önünde konuşlanmış rehberlerini dinliyordu. Bilmeden girdiğim sokakta meğer Kaymakamlar Evi bulunuyormuş. Buraya Kaymakamlar Evi denilmesi yanlış anlaşılmasın. Kaymakamlık ile bir ilgisi yok aslında. 19. yüzyılda yapıldığı düşünülen ev, Hacı Mehmet Efendi adlı bir yarbaya aitmiş. O zamanlar yarbaylık makamına “kaim-makam” denildiğinden evin ismi Kaymakamlar Evi olarak bugünlere gelmiş.

Kaymakamlar Evi, bugün müze olarak hizmet veriyor. Evin içini gezmek için cüzi bir ücret alınıyor. Dilerseniz burada oturup bir şeyler de içebiliyorsunuz. Biz Safranbolu’da çok az vaktimiz olduğundan evin içini gezmek gezmek yerine ara sokakları turlamayı tercih ettik.

Safranbolu’ya yolunuz düşer de Kaymakamlar Evi’ne gelirseniz, evin hemen önünden yukarı doğru çıktığınızda, ilginç, taş bir koridordan geçiyorsunuz. Bu koridor benim Safranbolu’da en sevdiğim yer oldu. Bunda çaldığım dutların etki faktörünü bilmiyorum.

Hıdırlık Seyir Tepesi

Hıdırlık Seyir Tepesi
Kaymakamlar Evi’nden yukarı çıkan yolu takip ettiğinizde, yol sizi Hıdırlık Seyir Tepesi’ne götürüyor. Oradan şehri kuş bakışı alabildiğine görebiliyorsunuz. Evler biraz uzak kalıyor. Şehri daha yakından görmek için aşağıda yer alan Cinci Han‘ın üst katlarına çıkıp oradan da manzaraya bakabilirsiniz.
 
Biz Hıdırlık Tepesi‘nde biraz şehri seyreyleyip daha sonra yokuş aşağı yürüdüğümüzde kendimizi Eski Çarşı’nın içinde bulduk.

Cinci Han

Cinci Han

Çarşıyı gezdikten sonra ise, soluklanmak için soluğu Cinci Han‘da aldık. Safranbolu’nun sıcağından sonra bir vaha gibi geldiğini söyleyebilirim.

Bugün 2 katlı, 63 odalı bir otel, kafe, restoran olarak hizmet veren Cinci Han, aslında 1645 yılında bir kervansaray olarak yapılmış. Bir dönem esnafın deposu (!) olarak bile kullanılmış olan bu güzel bina, bugün hak ettiği şekilde restore edilmiş. Yerdeki kilimler, masaların üzerindeki örtüler ile hana otantik bir görüntü verilmiş.  İçeride bir şeyler yiyip içebilir, terasına çıkıp şehre tepeden bakabilir, ya da Cinci Han Hatırası çektirebilirsiniz.

 

Safranbolu Lokumları

Cinci Han çıkışında ise, Safranbolu’ya gelmişken lokum almamak olmaz deyip, şehir merkezindeki lokumcuları gezdik. Siz deyin damlasakızlı ben deyim fındıklı aldık da aldık. Bu arada hayatımda ilk kez yaban mersinli lokum gördüm. Almadığıma şu an çok pişmanım. Bunu okuyan bir Safranbolulu olursa bana bir yabanmersinli lokum göndersin, sevaptır🙂

Bizde başka vakit kalmamıştı. Cam terasa çıkamadık. Ama Safranbolu’yu tadımlık gezdik ve sevdik. Bence buraya bayramda gelmemeli. Ona kanaat getirdik. Daha sakin sessiz bir vaktinde, seni doya doya gezeceğim ey Safranbolu diye veda eyledik.

Rota Önerisi

Peki sizin vaktiniz daha bolsa neler yapabilirsiniz? Safranbolu’yu layıkıyla gezmek için aşağıdaki rota önerilerime bakabilirsiniz:

  • Kristal Teras,
  • Hükümet Konağı
  • Kasım Sipahioğlu Konağı
  • Saat Kulesi
  • Yörük Köyü
  • Bulak (Mencilis) Mağarası
  • İncekaya Su Kemeri ve Tokatlı Kanyonu
  • Safranbolu Saklı Cennet Su Değirmeni
Safranbolu’da ister az ister çok zaman geçirin, sizde değişik bir iz bırakacağını düşünüyorum.
İyi gezmeler.
 
 


GenelGürcistan

BATUM GEZİ REHBERİ

Aslında Batum’a da gideli birkaç sene oldu.  Hilton Batumi’nin açılışı vesilesi ile Gezimanya’nın davetlisi olarak oraya gittiğimden, Batum ile ilgili bütün yazılarımı da Gezimanya sitesi için yazdım. Sonunda kendi bloğumu açtığıma göre, gittiğim yerleri bir de buradan yazmalıyım diyerek Batum rehberini yine yeniden ve umarım daha iyileştirerek bir de burası için yazmaya karar verdim.

Batum, upuzun bir sahil kenarına kendini oya gibi işlemiş bir şehir. Adeta mavi bir havluya dikilmiş renkli bir havlu kenarı gibi. Renkli sözcüğünü özellikle kullanıyorum çünkü Batum’a gittiğiniz anda ilk dikkatinizi çekecek olan şey rengarenk ve bambaşka mimarisi. Işıldayan yaşayan bir şehir burası. Şehri gezerken alışveriş merkezinde vitrin geziyor gibi hissettiğim anlar çok oldu. Başınızı nereye çevirseniz farklı bir form, farklı bir mimari, farklı bir sanat göreceksiniz. Şehri kendi kafanıza göre turladığınızda bile, her sokakta sizi hayrete düşürecek bir şey bulabiliyorsunuz.

Bizim varışımız akşamı bulduğundan ilk gece kendimizi sahile attık ve sahil boyunca yürümeye başladık. Yol bizi sonunda Batum’un ünlü heykeli Ali ve Nino’ya götürdü. Ali ve Nino, birbirine kavuşup kavuşup ayrılan, sancılı bir aşkın, ya da heyecanlı bir arkası yarın dizisinin vücut bulmuş hali gibi.

Aslında biri erkek biri kadın iki figürden oluşan bu heykel gecenin karanlığında belli aralıklarla birleşip ayrılıyor. Bence sırf bu heykeli görmek için bile Batum’a gidilir. Batum’da kaldığımız süre boyunca en sevdiğimiz şey bu  yolda yürümek, bisiklete binmek ve günü batırmaktı. Özellikle güneşin Batum sahillerinde bir başka güzel battığını söyleyebilirim.

 

İkinci günümüzde rehberimiz bizi önce Piazza Meydanı’na götürüyor. Burası kocaman bir saat kulesine ve muhteşem güzel bir mimariye sahip bir kafeye ev sahipliği yapıyor. Ardından gruplara ayrılıp kendimizi eski şehrin ara sokaklarına vuruyoruz.  

Batum eski şehir ve yeni şehir olarak ikiye ayrılmış. Yeni Şehir bir karmaşa ve kaos içerisinde yükselirken, Eski Şehirde belli bir yüksekliği geçen bina yapmak bile yasak. O yüzden dokusu korunmuş tarih kokan sokakların keyfini çıkarabilirsiniz.

Açıkçası ben sokaklarında dolanırken, Zonguldak’ta büyüdüğüm mahalle aklıma geldi. Müstakil dört odalı, bahçesi meyve ağaçlarıyla dolu bir evimiz vardı. Arkadaşlarla saklambaç oynarken, evleri birbirine bağlayan daracık sokaklardan geçer, duvarlardan atlar zıplardık.

Eski şehrin sokaklarında dolanırken, bir bakkal ve bakkalın üstündeki evin balkonunda atletiyle oturan bir amca görüyorum. Sınırlar insanları ayırıyor belki, ama aynı coğrafyanın havasını suyunu koklayanlar hep aynı oluyor diyorum kendi kendime. Yıllar geçti ama amca zihnime adeta kazınmış. Gezilerin en güzel tarafı bu işte. Gezdiğiniz meydanları, gördüğünüz heykellerin hikayesini unutuyorsunuz ama karşılaştığınız insanları ve insan hikayeleri yıllarca aklınızdan çıkmıyor.

 

Sonraki durağımız ise meşhur Astronomik Saat. Astronomik Saat, Avrupa Meydanı’nda yer alıyor. Ne yalan söyleyeyim bende çok büyük bir hayranlık uyandırmıyor. Ama şehrin genel mimari havasını tamamladığı kesin.

Batum‘u bence bu kadar ilginç ve gezilesi kılan, birbirinden bağımsız mimari formların garip bir sarmal şeklinde iç içe geçmesi ve ortaya tadına doyulmaz bir kakofoni çıkması. Batum’u özel kılan tek tek parçalar değil de parçaların oluşturduğu o kaotik bütün.

 

 

Bir süre uğraşıp da saati bir türlü kadraja sığdıramayınca, karşısındaki parkta yer alan ceylan heykelleriyle fotoğraf çektirmeyi tercih ediyorum. Yine aynı parkta elinde altın bir post tutan bir heykel yer alıyor. Hikayesini anlatmıştı rehber ama aklımda kalmadı. Ama internette Medea heykeli ya da altın post hikayesi diye araştırdığınızda çıkıyor.Burada yazmak istemedim tekrar. Açıkçası böyle masalsı hikayeler benim gerçekçi kişiliğime çok uymadığından, on kere de dinlesem böyle hikayeler aklımda yer etmiyor. 

Günün geri kalanını Batum sokaklarında kaybolarak geçirdik biz. Siz ise şehir merkezinden teleferiğe binip şehir turu yapabilir, ya da tekne turu yapabilirsiniz.

Akşama doğru ise önce Chacha Saat kulesini görüp ardından sahil boyu dört kişilik bisiklet sürdük. Chacha saat kulesini görünce, bu bizim İzmir saat kulesine çok benziyor diyebilirsiniz. Tıpkısının aynısı.

 

Son günümüzü biz Makhunseti Şelalesi’ne ayırdık. Burası şehirden bir iki saat uzaklıkta kalan mütevazi bir şelale. Yolun kendisi bence şelaleden daha güzeldi. Belki de yazın gittiğimizden henüz sular yoğun akmıyordu. Yine de doğanın içinde yemyeşil dağlar arasında olmak gibisi yoktu. Ardından rehberimizin bizi götürdüğü Adjarian Şarap Evi’nde açık havada mis gibi bir ortamda yine nefis Gürcü yemeklerinin tadına bakıp gezimizi noktaladık.

Siz Makhunseti Şelalesi’ne gitmek istemezseniz Batum’un botanik bahçesine de bir uğrayabilirsiniz. Batum gece hayatıyla da meşhur bir yer ama biz gece hayatı işlerine pek bulaşmadık. Yine de otel odamızdan sabahlara kadar bangır bangır duyulan seslerden anladığım, Batum’da geceler epey hareketli geçiyor.  Sahil boyunca bir iki açık bar gördüm. Onları deneyebilirsiniz.

Yeme içme konusuna gelirsek gerçekten harika bir mutfakları var. Restoran olarak Hilton Batumi’nin yemeklerini hayli başarılı buldum. Dışarıdan da girilebiliyordur sanırım. Bence yediğim en başarılı haçapuri oradaydı. Açık havada doğanın içinde bir restoran için size süper bir tavsiye veriyorum: Acharuli Sakhli. Hem ortamı şahane hem yemekleri.

Acharuli’nin arkasında yemyeşil bir göl manzarası bulacaksınız. Yemekten sonra bol bol foto çekin:)

 

Yemek fiyatları ve şehir içi ulaşım konularında bir fikir veremiyorum çünkü davetli olarak gittiğim için beş kuruş harcamadan yaptığım sayılı gezilerden biridir kendileri.

 

Öte yandan bu gezide bol bol Gürcü yemeği tattığım için, size mis gibi önerilerde bulunabilirim. Gürcü yemeklerini görmek için şu yazıma bakabilirsiniz. Gürcistan’ın şaraplarına da ayrı bayıldım, hatta gelirken bir iki şişe de aldım. Benim tercihim kesinlikle Khareba şarapları Yolunuz Gürcistan’a düşerse bir tadın bence.

GÜRCİSTAN’A VİZE LAZIM MI?

Gürcistan’a vizesiz geçiş yapabiliyorsunuz. Hatta pasaportsuz geçiş bile mümkün ama ben pasaportla geçmeyi tercih ettim. Bazen sadece kimlikle geçişte sorun çıkabildiğini ya da bekletilebildiğinizi işittim. Ben söyleyenlerin yalancısıyım.

GenelTayland

İlk Kez Gideceklere 10 Günlük Tayland Gezi Rehberi

tubisland2.jpg

Şubat’ta ikinci kez gideceğim bu güzide ülkeye rota planları yaparken fark ettim ki, bloğumda adamakıllı bir rota ve bilgi paylaşmamışım. Bu yazıda ilk kez gidecekler için 10 günlük bir rota sunmanın yanı sıra, rotada gezip görülebilecek yerlere dair de genel bilgiler sunuyorum.

Aşağıdaki rota size Tayland’ın merkezi ve güneyi hakkında epey bir fikir verecektir.  Bu rotayı Tayland’a tarihi, kültürü ve doğası için gidenlere yönelik olarak hazırladım. İçerisinde o yüzden Pattaya vs. yok. Aynı zamanda hayvanların uyuşturulmasına, turistik amaçlarla kullanılmasına karşı olduğum için filler kaplanlar vs. gibi turları da eklemedim. Daha insani bir gezi için buyrun rotama bakalım:)

 İlk gidişimizde bizim izlediğimiz rota şu şekildeydi:
    • Bangkok  – 4 gün
    • Krabi       – 2 gün
    • Phuket     – 4 gün
 Zaman kısıtınız varsa, bu rota size az zamanda Tayland hakkında epey bir fikir verecektir. 

 

Bangkok:

Havalanından Şehir Merkezine Ulaşım:

Bangkok’ta metro ve Skytrain adlı raylı bir sistem bulunuyor. Oteliniz metroya ya da Skytrain duraklarına yakınsa, havaalanından Airport Rail Link adlı metroya binip, MRT metrosuna ya da Skytrain’e (BTS) aktarma yapabilirsiniz.

Metroya aktarma yapmak için Makkasan City durağında, Skytrain’e aktarma yapmak için Phayathai istasyonunda inmeniz gerek.

Bu arada Airport Rail ve Skytrain için ayrı ayrı bilet alıyorsunuz. İkisinde aynı bilet geçmiyor, bilginiz olsun. Airport Rail için tek bilet alıp, Skytrain için birkaç günlük bir bilet almanız mantıklı olabilir.

Skytrain kullanacaksanız, tek aklınızda bulundurmanız gereken, duraklarda epey bir merdiven inip çıkmak zorunda kalabilirsiniz (en azından Skytrain’de benim kullandığım duraklar epey merdivenliydi). Yani valiziniz ağır ise, indirip kaldırmakta biraz zorlanabilirsiniz. Ama etrafta yardımcı olan birileri mutlaka çıkıyor.

Öte yandan taksiler de epey ucuz ve bu kadar meşakkate değmez deyip doğrudan taksiye de binebilirsiniz. Taksi sırası biraz fazla olabilir. Bir de taksimetre açtırmadan binmeyin. Skytrain 6 -10 tl civarı tutar (gideceğiniz durağa göre değişir), taksiler -otobandan giderse – 400-500 baht arası tutuyor (Khao San’a). 45-50 Tl gibi. Oteliniz Khao San civarında ise havalanından kalkan otobüsler var. 60 bahta gidebiliyorsunuz.

 

Konaklama:

Biz Sukhumvit bölgesinde (Sukhumvit 11’de) bulunan Salil Hotel Sukhumvit Soi 11’de kaldık. Skytrain ile ulaşımı çok kolay olan çok merkezi bir oteldi. Skytrain ile giderseniz Nana durağında inip 10 dk yürüyerek otele ulaşabiliyordunuz. Ulaşım açısından epey rahat ettik diyebilirim.

Otelimizin konumu sayesinde Bangkok’ta kaldığımız süre boyunca genelde her yere Skytrain ile gitme fırsatını bulduk. Bangkok trafiği bazen İstanbul trafiğini mumla arattığından bence bize en büyük artısı o oldu.

Otelde iki ayrı tek kişilik yatak yerine çift kişilik tek yatak vermeleri dışında bir sorun yaşamadık. Onu da otelle aramızda çözdük. Sokakta  açılan tezgahlarda satılan garip ve abuk sabuk şeyleri saymazsak, yine başımıza bir sıkıntı gelmedi. Tayland’da  kaldığımız en temiz ve güzel oteldi diyebilirim. Ama tekrar o semti tercih eder miyim bilmiyorum. Sukhumvit bölgesinde belki başka bir sokak daha iyi olabilirdi.

Önceki gezimi kalabalık bir güruh halinde yapmıştım ama Şubat 2018’de tek gideceğim için, açıkçası  bu gidişimde hem sosyalleşmek hem de farklı bir semti deneyimlemek için gezginlerin buluşma noktası diye tabir edilen Khao San Road’da kalacağım.

(2018 Şubat yolculuğum sonrası edit: Khao San güzel, renkli, cıvıl cıvıl, epey turistik ama bir o kadar da eğlenceli bir yermiş. Lakin ulaşımı sıkıntılı. Benim ikinci gidişim olduğundan ve Khao San’ın yakınlarındaki yerleri (Büyük Saray, Wat Arun, Wat Pho vs) zaten daha önce gördüğüm için, görmediğim diğer yerlerin biraz uzağında kalmış gibi oldum. Ama siz ilk kez gidecekseniz Khao San civarında kalmanız daha mantıklı olur çünkü görmeniz gereken en önemli tarihi yerler Khao San’a yürüyüş mesafesinde.

Bu sefer Vivit Hostel‘de kaldım. Daha eğlenceli, sosyal bir hosteli tercih ederdim. Yine de temiz güzel bir hosteldi. Sevmediğim üç özelliği: odamın penceresiz oluşu, çarşafları günlük değiştirmemeleri ve Khao San’a yürüyerek 15 dk uzakta olmasıydı. Sevdiğim yanları: yine de merkezi oluşu, çalışanlarının ilgili olması ve genellikle temiz oluşu idi.  Sanırım üçüncü gidişte birkaç gün Khao San birkaç gün Sukhumvit civarında kalırım diye düşünüyorum.)

 

Gezilecek Yerler:

Bangkok’ta görülmesi gereken yerlerin büyük kısmı, şehri ikiye bölen nehrin yakınlarında kurulmuş.  Dolayısıyla bu yerlere nehir üzerinden “Express Boat” adı verilen teknelerle rahatlıkla gidebiliyorsunuz. Size önerim bizim yaptığımız gibi günlük bir Express Boat bileti almak. Biz Express Boat bileti almak için yine Skytrain ile Saphan Taksin durağında inip, Sathorn Pier’e gittik.

Tekne turu bir nevi bizdeki boğaz turlarının indi-bindilisi gibi düşünebilirsiniz. Nehir üzerinde turistik yerlere yakın rıhtımlar yapmışlar. Siz isteğinizde inip yakındaki görülecek yerleri görüp sonra yine aynı rıhtımdan ya da biraz ilerideki rıhtımdan tekneye atlayıp gün boyu gezebiliyorsunuz. Bence müthiş bir imkan.

Bilet satılan gişeden alacağınız broşürde hangi rıhtımda inerseniz neleri görebileceğiniz çok güzel açıklanmış. Tek yapmanız gereken ilginizi çeken yerleri bulup, doğru rıhtımda inmek. Dikkat etmeniz gereken nokta, rıhtımların önlerinde genelde tuk tuk adlı araçlar bekliyor ve bu araçların sahipleri genelde sizi kendi gezdirmeyi teklif ediyor. Kabul etmeyin, çünkü sizi görmek istemediğiniz yerlere götürüyorlar ve hiç işiniz yokken kendinizi bir mücevher dükkanında bulabiliyorsunuz. Bizim başımıza geldi.

Günlük bilet aldıktan sonra size tavsiyem önce Grand Palace ve Wat Arun’u görmeniz. Bu ikisi nehrin en sonuna doğru yer aldıkları için, önce bu en önemli iki yeri görüp sonra kalan vakitte diğer rıhtımlardaki yerleri dilediğiniz gibi gezebilirsiniz. Özellikle Grand Palace (Büyük Saray), adından da anlaşılacağı gibi epey büyük bir saray ve en az iki saatinizi alacaktır. Saraydaki ince işçiliğe ve mimariye hayran kalacaksınız.  

 

Wat Arun ise yanlış hatırlamıyorsam hemen karşı rıhtımda (Tien Pier) idi. Tırmanması zor, tırmandıktan sonra inmesi ise ayrı bir yürek istiyor. Hatun kısmına kısa etekle ya da uzun elbise ile buraya gelmeyi önermiyorum. Gelecekseniz pantolonla gelmeniz daha iyi olabilir. Tırmanırken uzun elbiseler ve kısa etekler epey sorun oluyor. (Tapınaklara kısa etekle, şortla, omuz açık vs girmek yasak. Ben de o yüzden uzun elbise ile gitmiştim, ama Wat Arun’da o elbise başıma çok dert oldu:)

Bu arada ufak bir not tapınak 2017 senesinde tadilata girmişti ve 2018 itibari ile hala tadilat sürüyordu. Giderseniz Arun Wat’ın tepesine çıkamayabilirsiniz.

Bu nehir gezisinde onlarca tapınak göreceğiniz için, bünyeye aşırı tapınak yüklemesi yapmış olacağınızdan, ertesi günü yüzen pazarları görmeye ya da alışverişe ayırabilirsiniz. 

En ünlüsü Damnoen Saduak Yüzen Pazarı, Ratchaburi’de yer alıyor. Onun dışında daha az turistik ve daha güzel olduğu söylenen Amphawa Yüzen Pazarı Cuma-Pazar arasında gezilebilir, ya da Taling Chan Yüzen Pazarı’nı deneyebilirsiniz. (Rota önerisi: Hafta sonu Bangkok’taysanız önce Damnoen Saduak’a gidip, ardından Maeklong’a geçip akşamüstü Amphawa Yüzen Pazarı‘na geçebilirsiniz. Pazarlarla ilgili ayrıntılı yazılarımdan biri şu biri de bu.)

Bangkok’a gitmişken gezmeden gelmeyin diyeceğim yerlerden biri de kesinlikle Ayutthaya. Bu eski antik kente günü birlik turlar düzenleniyor. Tapınak gezmeyi seviyorsanız pişman olmayacağınız bir deneyim olacağını söyleyebilirim.

 

Ama yukarıda da dediğim gibi ya Ayutthaya’yı planınıza dahil edecekseniz gezinizi ya “1. gün Ayutthaya, 2. gün yüzen pazar, 3. gün Nehir Turu/Grand Palace” ya da “1. gün Nehir Turu/Grand Palace, 2. gün Yüzen Pazar, 3. gün Ayutthaya” şeklinde planlamanızı tavsiye ederim.  Ben bu şekilde gezmediğime pişman olduğumdan, size şimdiki aklım olsa nasıl gezerdim rotası sundum:) Bangkok ve Ayutthaya hakkındaki ayrıntılı yazım için tıklayın.

Bunun dışında  Wat Saket‘e uğrayabilir, vaktiniz kalırsa ve mimariye düşkünseniz Erawan Müzesi‘ni ziyaret edebilir, Chatuchak hafta sonu pazarına ve gece pazarlarına (night market)lara bakabilir, alışveriş merkezlerine uğrayıp çok ucuza çok güzel şeyler bulabilirsiniz. Erawan Müzesi hakkındaki yazım için tıklayın. Alışveriş merkezleri Siam bölgesinde.

 Yeme İçme

Bangkok’ta yeme içme için çok sayıda seçenek mevcut. Biz sokak satıcılarından yemeyi pek tercih etmedik. O yüzden “akrep yedim, çekirge yedim, bilmem ne bacağı çiğnedim” gibi havalar atamayacağım. Zaten vejetaryenim:)

Genelde otel civarındaki restoranları, gittiğimiz yerlerdeki düzgün restoranları tercih ettik. Açıkçası Bangkok’ta ilk zamanlar vejetaryen opsiyon bulmak zor oldu ve yemekleri fazla acılı geldi ama daha sonra kendime göre güzel bir şeyler buldum. Bunlardan en önereceğim Ananaslı Pilav kesinlikle. 

 

 

Bu arada en önemli detayı vereyim. Bizdeki gibi hesabı bölüştürme onlarda yok. Eğer hesap kişiler arasında bölüşülecekse, herkese ayrı hesap açılmasını baştan söylemeniz gerekiyor. Aksi takdirde garsonlar epey surat ediyor ya da sorun çıkarıyor. Bu her yerde karşımıza çıktığından daha baştan belirteyim.

 

Muhtemelen siz de gün içinde yolunuz üzerinizdeki yerlerden yemek yiyeceğiniz için herhangi bir alternatif sunmuyorum. Ama akşam için bir iki mekan önerisinde bulunayım. Güzel bir akşam yemeği için bir gecenizi Asiatique Riverfront Bangkok’a ayırabilirsiniz. Asiatique nehir kenarında yer alan çok hoş bir yeme içme ve alışveriş mekanı. Buraya ulaşmak için Skytrain ile Saphan Taksin durağında inip, oradaki iskeleden ücretsiz teknelerle geçiyorsunuz.

Yine bir başka gecenizi ise Bangkok’un ünlü roof bar’ı Sirocco’ya ayırabilirsiniz. Bir binanın 65. Katında yer alan bu bar, hayli güzel bir Bangkok manzarası sunuyor. Ortam biraz elit, ve muhtemelen Bangkok’ta içeceğiniz en pahalı kokteylleri burada bulacaksınız, ama kesinlikle bir defalık denemeye değer.  
Bunun dışında biz bir de Fransız restoranı deneyimledik ve hayli memnun ayrıldık. İşin garibi Taylandlı arkadaşlarımız bizi oraya götürdü. İstanbul’a gelip ilk gün kebabçı yerine Fransız restoranına gitmek gibi abes geliyor kulağa da napacaksın, hayır diyemedik:) Ama çok hoş güzel bir restorandı. Öneririm kesinlikle. Olur da canınız Tayland’da Fransız yemeği çekerse Surface’e gidebilirsiniz. Surface, Sukhumvit 53’te kalıyor. Bu arada bu muhiti ben biraz bizim Bağdat Caddesi taraflarına benzettim. Epey hoşuma gitti. Vaktiniz olursa bir göz atın derim.
(2018 Şubat yolculuğum sonrası edit: Bu kez Broccoli Revolution ve Mellow adlı iki restorana daha gittim. İkisini de tavsiye ederim. Broccoli Revolution vejetaryen restoran ama görün derim. Gece kulübü olarak bu kez Sing Sing adlı bir gece kulübünü denedim. Pazar günü gittiğim için pek boştu. Cumartesi gecesi burası yıkılıyormuş diye duydum. Cuma ya da cumartesi buraya bir uğrayabilirsiniz. Beğenmezseniz yakınlarda zaten daha bolca yer var. Yakın zamanda ayrıntılı yazacağım. Benim bu sefer gitmeyi isteyip de gidemediğim yerlerden bazıları da şunlar: Face Bangkok, WTF, Iron Fairies, ve Vertigo. Iron Fairies’e şık kıyafet gerekiyor. Kadınların ve erkeklerin burnu kapalı ayakkabı giyme şartı var. Aklınızda bulunsun.)

Krabi:

Burayı Bangkok’tan daha kısa geçeceğim:) Krabi’nin en ünlü noktası Ao Nang diye geçiyor. Krabi’ye Bangkok’tan uçakla geçip Best Western Ban Ao Nang Resort Krabi’de kaldık. Odaları çok müthiş konforlu değilse de güzel bir oteldi. Duşta sıkıntısı vardı, ama aradan çok zaman geçti belki bir tadilat yapmışlardır.

 

Krabi, ufak tefek, sessiz sakin, Bangkok’un keşmekeşinden uzak, kafa dinlemelik bir sahil beldesi. En ünlü sahili Railay Beach. Bizim ilk durağımız orası oldu.

Railay’i geniş upuzun bir sahile, turkuaz bir denize, ve o denizi kucaklayan kocaman yeşil kayalıklara sahip bir koy gibi düşünebilirsiniz.  Yine de çok abartılacak müthiş bir yanı yoktu bizce. Burası biraz doğa sporları ile ilgilenenlere daha çok hitap edecek bir yer. Kaya tırmanışı yapıyorsanız, hem deniz keyfi sürüp hem tırmanmak için mükemmel bir destinasyon. Tayland’a gittiğinizde göreceksiniz pek çok sahilde şöyle güzelce oturup yemek yiyeceğiniz tuvaletini kullanabileceğiniz bir işletme bulamazsınız. 

Railay Beach

Tayland’daki diğer sahillere kıyasla, burada yemek yiyip oturabileceğiniz doğru dürüst bir işletme var. Bence tek artısı o.  Ama ister Krabi olsun ister başka bir yeri, bence Tayland sahillerine gidince yapılacak en güzel şey ada turları almak.

Biz ikinci günde Dört Ada Turu’nu aldık ve hayran kaldık. Bu ada turunu Phuket’ten de alabilirsiniz, ama daha uzak olduğundan daha pahalıya gelebilir.

(Şubat 2018 yolculuğum sonrası edit: Bu turu Phuket’te bulmak epey zor oldu ama buldum. Patong Unseen Holiday (tel: +66-81-968-4973) diye bir acente satıyordu. Organizasyonu süperdi. Tavsiye ederim. Zaten her acente satmıyor. Phuket’te aldığınızda 1200 baht + 400 baht milli park giriş ücreti ödüyorsunuz. Pazarlık yapabilirsiniz. Bir saatlik bir feribot yolculuğu ile önce Krabi’ye geçiyor, oradan speedboat’a biniyorsunuz. İkinci gidişimde de yine fikrim değişmedi. Kesinlikle Tayland’da yapılabilecek en  iyi ada turu bu tur.)

Bu arada ada turlarının kötü tarafı, yolculuğun büyük kısmının teknede geçmesi ve adalarda en fazla yarım saat kalıp tekrar yola koyulmanız. O yüzden biraz tadı damağınızda kalıyor. Bir de bu turlar ya long-tail boat denilen ahşap teknelerle ya da speedboat denilen sürat tekneleriyle yapılıyor. Speedboat’larda içiniz dışınıza çıktığından, yavaş gitsin, midem bende kalsın deyip longtail boat’ları tercih etmenizi öneririm. Yolcu tavsiyesi!

Krabi’de yeme içme olarak Echo Fine Dining & Bar’ı önerebilirim (hala duruyorsa). İlk ananaslı pilavımı orada yemiş ve bayılmıştım. Ao Nang civarında kalıyorsanız, Center Point’te bir şeyler içebileceğiniz, canlı müzik dinleyebileceğiniz birkaç barın toplandığı bir nokta var. Biz Longhorn Saloon’da bir şeyler içtik sonra diğerlerine de sırayla baktık. Ama çok müthiş bir gece hayatı beklemeyin. Burası biraz low-key kalıyor ama biz epey keyif aldık.

Sessiz sakinlik size göre değilse ve gece eğlencesi vs daha canlı olan bir yer istiyorsanız, Krabi’yi es geçip doğrudan Phuket’e ya da parti adası Koh Pha Ngan’a geçebilirsiniz. 

Krabi hakkında daha ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Dört Ada turu hakkında daha ayrıntılı bilgi için tıklayın.

Phuket:

 

Ada turlarında durduğumuz adalardan biri…

 

Biz Krabi’den bir minivan tutup Phuket’e kara yoluyla geçtik.Beş altı kişi olduğumuz için çok ucuza gelmişti. Siz de bunu deneyebilirsiniz, ama yol  beş saat kadar sürüyor. Bilginiz olsun. (Siz feribotlarla da Phuket’e geçebilirsiniz. Yol çok daha kısa sürecektir.)

Phuket’te Patong bölgesinde kalmayı tercih ettik. Amici Miei Hotel’de kaldık. Çok aklımda kalan bir yer olmadı açıkçası. Minik ucuz ve temizdi diye hatırlıyorum. Patong çevresinde daha iyi bir yer bulunabilir bence. Tek güzel tarafı Patong’da Phuket’in meşhur barlar sokağına (“Walking Street”) yürüyüş mesafesindeydi.

(2018 Şubat yolculuğum sonrası edit: Bu kez Sea U Patong diye bir otelde kaldım. Baya geniş bir odam vardı. Çalışanları da tatlıydı. Daha iyisi bulunur tabi.)

Phuket’teki ilk günümüzü Nai Harn Beach’te değerlendirdik. Diğer iki günde ben ada turu almayı tercih ettim, arkadaşlar sahil keyfi sürdü.
Phuket’e gitmişken yapmadan dönülmeyecek iki tur var : Phi Phi Adası turu ve James Bond Adası turu.  Ama bunlar sırf yapmış olmak için yapılacak bir turlar. Çok beklentinizi yüksek tutmayın. Bence sahilde yatıp güneşlenmekten daha güzel. Çok turistik olduğunu ve beklenildiği kadar güzel olmadığını duymuştum. O yüzden ben iki turdan da memnun ayrıldım. 
 

Suyu tabi ki Tayland’ın diğer yerleriyle boy ölçüşemez. Hatta baya çamur gibi bir suyu vardı. Ama zaten kimsenin yüzmeye de gittiği yoktu oraya. Zaten turun en son durağıydı ve herkes bir fotoğraf çektirip geçti.

Yine de Phuket’in ya da Tayland’ın tadının ada turları ile çıktığı kanaatindeyim. Phi Phi adalarında birkaç gün de kalabilseydim güzel olabilirdi. Bir yarım saat gezip gelmek insana yetmiyor.  Onun dışında gidebileceğiniz sahiller arasında Kata ve Karon’u deneyebilirsiniz.

(2018’teki seyahatim sonrası edit: Bu sene değişiklik olsun diye Racha(Raya)/Coral Ada turuna gittim. 1000 Baht idi. Yorucu olmayan bir tur. Racha’nın suyu efsane ama ille gidin diyeceğim bir tur değil. Smilan Ada turunu bu sene yaparım dediydim ama o kadar çok Çinli turist vardı ki yapmadım. Gidenlerden duyduğum, çok kalabalıkmış ve speedboat’lar ile yolculuk çok yorucu, uzun ve kötü oluyormuş. Özetle ada turları içinde benim önerim yine 4 Ada Turu olur. Phuket’te de olsanız ne yapın edin 4 Ada Turu (Poda, Tub, Chicken, Pha Nga) bulun derim. Ki Racha turu beni kesmediği için, allem ettim kallem ettim 4 Ada Turu bulup tekrar o tura gittim.

Bu sene ayrıca Phuket’te Freedom Bay‘i keşfettim. Efsane bir koy. Patong’dan sandallarla geçiyorsunuz. Adamlar sizi bırakıp akşama alıyor. Gidiş dönüş 500 baht ücreti var. Onun dışında Kamala Beach de bence müthiş. Özellikle gün batımı harika oluyor. Burada Cafe Del Mar biraz kalbur üstü ama kesin bir uğrayın derim. Ama ille orada durmak değilsiniz, kumsalda da yayılabilirsiniz.

Hatta şöyle yapın önce Surin Beach‘e gidin. Denizi efsane. Sonra Catch Beach‘te öğle yemeği yiyin, akşamüstü Kamala Beach‘e uğrayın. Günü batırın. Üç plajı böylece aynı gün bitirebilirsiniz. Daha ayrıntılı bir Phuket yazısı yazacağım.)

Gece hayatına gelirsek, barlar sokağı bizim eski İstikal Caddesi gibi düşünebilirsiniz. Yol boyunca girip çıkabileceğiniz kafanıza göre seçebileceğiniz pek çok yer var. Bazıları epey leş bazıları epey eğlenceli.  Ben tercihimi Seduction Night Club’tan ve Famous Night Club’tan yana kullandım ve epey eğlendim. Giriş paralıydı ve içeride daha düzgün insanlar vardı. Ama walking street’i gene de epey leş bulduğumu söylemeliyim. Bir gecemizi de Catch Beach Club‘a ayırdık. Burası daha kuzeyde kalıyor. Patong’a bir saat uzaklıkta gibi düşünün. Gelen kitle epey elit ve kalbur üstüydü. Taylandlılardan çok turistlerden oluşuyor. Bana walking street’in leşliğinden sonra daha nezih geldi. Kesinlikle uğrayın derim.

(2018’deki ikinci seyahatim sonrası edit: Seduction artık Arap turist dolmuş. İçerisi nargileci havası almış. Artık tavsiye etmiyorum. Üst katları yandığı için tek katta hizmet veriyor ve eski güzelliği kalmamış. Famous kapanmış sanırım. 2018 senesinde bana göre Bangla Road’un en güzel gece kulüpleri Illusion, Patong Beach Club, New York Bar, Mansoon Bar ve Red Hot Club‘tı. Ben hemen her gecemi bunlar arasında mekik dokuyarak geçirdim.

Illusion‘da DJ performansları ve ışık oyunları güzel. Patong’un en kalabalık en piyasa yeri. Ama dikkatli olun kazayla VIP bölümüne girerseniz bodyguard’lar çok kabalaşabiliyor. Mansoon Bar‘ın müzikleri iyi ama yine burada da garsonlar sinir bozucu. Sürekli bira aldırmaya çalışıyorlar ve daha içeri adım attığınızda yakanıza yapışıyorlar. Onun yerine New York Bar‘ı daha çok tavsiye ederim.

Benim en uzun kaldığım yer hep Patong Beach Club oldu. Daha nezih bir kitlesi var. Müzikleri güzel. Çalışanları kibar ve sürekli içki aldırmaya çalışan garsonları/barmenleri/barmaid’leri yok. )

Geceleri Cafe Del Mar’da da parti olabiliyor. Uzak gelmezse oraya da bakabilirsiniz)

Yeme içme anlamında, walking street üzerinde pek çok yeri denedik, ama en çok Hard Rock’tan keyif aldım. Yemekleri harikaydı. Diyeceksiniz ki Thai restoranlar dururken Hard Rock ne, yolcu:) Diğer Tay restoranlarını da denedim, ama hiçbiri aklımda yer etmemiş. Orada yediğim Veggy Leggy adlı bir yemek efsaneydi, yıllardır aklımdan çıkmadı.

(2018 yılındaki ikinci seyahatim sonrası edit: Hard Rock hala duruyor:) Bu sefer favori mekanlarım Pit Stop Ristopizzeria The Coffee Club, Pizza Company, Pizzeria Hut No:1. Bu kez beş hafta kalınca Tay yemeklerinden bana gına gelmişti. Tay yemekleri ile aranız pek yoksa, bu restoranlara bakabilirsiniz. Ben bu sefer genelde pizza salata şeklinde takıldım. The Coffee Club’ın salatasına servet ödedim ama hurmalı salatası efsaneydi. Nutellalı pancake efsane ötesiydi. (Jung Ceylon’daki değil de Sawatdirak’taki diğer şubesini daha çok sevdim. Pit Stop, İtalyan restoranı ama yok böyle lezzet. Özellikle ravyoli ve patlıcanlı aperatif müthişti.Kesinlikle gidin deneyin. Daha ayrıntılı yazacağım bunları.)

Onun dışında Taylandlı falcılara fal baktırın. İnanılmaz şaşırtabiliyorlar. Biz iki ayrı kişi denedik, epey dumur olduk:)

(2018 gezisi sonrası edit: Hala şaşırtmaya devam ediyorlar.)

 

Anlatacaklarım şimdilik bu kadar, Şubat’taki tatilimin yazılarını yavaş yavaş yazmaya başladım. Onlara da ara ara göz atabilirsiniz. Şimdiden size güzel bir seyahat diliyorum. En güzel şekilde geçsin.

ÇanakkaleGenel

CONK BAYIRI

IMG_0705-255B1-255D.JPG

Conk Bayırı, Gelibolu Şehitlik Gezi’nin en can alıcı noktalarından biri şüphesiz.  Burası Atatürk’ün Gözlem Yeri’ne ve Atatürk’ün Saatinin Parçalandığı Yer’e ev sahipliği yapıyor. Çanakkale Savaşı sırasında düşman askeri ile Türk askeri Conk Bayırı’nda deyim yerindeyse burun buruna gelmiş. Siperler arasındaki mesafelerin 8 metreye kadar indiği söyleniyor.

Biz Conk Bayırı’na ulaştığımızda artık güneş batmak üzere denizde erimeye başlamıştı. Yolu takip ettiğimizde, önce Atatürk’ün saatinin parçalandığı yerde soluklanıyoruz. Belki de bugün burada oluşumuzu bir saate borçluyuz. Saatin parçalandığı yere sırtımızı verip karşıdaki yoldan aşağı indiğimizde, yol bizi  Atatürk’ün Gözlem Yeri’ne götürüyor. Boğaz yekpare karşımızda duruyor. Her şey elimizin altında gibi. Atatürk’ün gözlem yeri olarak burayı niye seçtiğini anlayabiliyorum. Bir zamanlar Atatürk’ün durup düşman askerlerinin ilerleyişini izlediği noktada durduğumu bilmek beni ürpertiyor. Düşünsenize o da kim bilir burada kaç güneş batırdı?

 

Gelelim sizinle paylaşmak istediğim ilginç bilgiye. Bu turda öğrendim ki savaşlarda en zorlu işlerden biri yenilen tarafın tahliyesi imiş, çünkü yenen taraf, yenilen tarafın geri çekildiğini görünce tekrar taaruza geçermiş. İşte en çok kayıplar bu zamanda verilirmiş. Öyle ki tahliyelerde geri kalan askerlerin üçte birinin kaybedileceği öngörülürmüş. 

Conkbayırı, bu anlamda da tarihe geçmiş, çünkü tarihin en başarılı tahliye operasyonu burada gerçekleştirilmiş.

Peki İtilaf devletleri bunu nasıl başarmış?

İlginç bir oyun oynayarak. Düşman askeri önce Türk askerini yavaş yavaş sessizliğe alıştırmışlar. Bir iki gün hiç ateş açmamış, ses çıkarmamışlar.  Türk askerleri, tam onların çekildiğini düşünmeye başlayıp da keşif birliği gönderdiğinde ise, düşmanın hâlâ orada olduğunu görmüş. Düşman askeleri sessizlik sürelerinin arasını giderek uzatmış. Türk askeri, düşmanın başka bir taarruz hazırlığı içinde olduğuna inandırılmış. 

 

Türk askeri bu duruma iyice alıştırdıktan sonra da yavaş yavaş geceleri askerleri tahliye etmeye başlamışlar.  Ama bunu yaparken sanki aynı sayıda asker varmış gibi günlük işlerine devam etmişler.

Türk askerinin göreceği şekilde sanki asker sayısı azalmamış gibi aynı miktarda su çekmeye gitmişler,  futbol oynamışlar sigara içmişler ve her şeyin aynı şekilde devam ettiğine Türk askerini inandırırmışlar.

Geriye son bir grup kalmış. Bu gruptaki askerler, siperlerdeki makine tüfeklerden birini ateş ettikten sonra, koşa koşa diğer makineliye gidip ateş ederek, sanki sayıca fazlalarmış izlenimi yaratmış.

Bununla da yetinmeyip yeni teknikler de geliştirirmişler. Su damlası veya mum yardımıyla kendi kendine ateş eden makineli tüfek mekanizması yapmışlar.

Son grup da bir gecede toplanıp alanı tahliye etmiş ve giderken de geride Türk askerine pek çok hediye bırakmış. Hatta rivayet odur ki, komutan geride gramofonunu bırakmış ve içinde çalmaya hazır şekilde Türk marşı bulunmaktaymış.

Conk Bayırı, bana göre “düşman” dediğimiz kişilerin de özünde insan olduğu ve aslında savaşların hükümetlerin yarattığı sanal düşmanlıklardan başka bir şey olmadığı gerçeğinin vücut bulduğu yer…

O güne kadar Büyük Britanya ordusunun gücüne güvenerek, savaşı macera ve yeni yerler görme fırsatı olarak gören Avusturalya ve Yeni Zelandalı askerlerin savaşın aslında nasıl bir ölüm-kalım mücadelesi olduğunu gördüğü ve “Biz ne yapıyoruz burada” diye kendine sorduğu yer…

Conk Bayırı, yalnızca Türklere değil, bütün uluslara ulus kimliğini ve barış bilincini kazandıran yer…. Conk Bayırı düşman-dost ayrımı yapmadan burada yatan her milletin canını çok ama çok yakmış bir yer…

 

ÇanakkaleGenel

57. PİYADE ALAYI ŞEHİTLİĞİ

IMG_0433-255B1-255D.JPG

Şimdi bu fotoğrafa baktığınızda sıradan bir şehitlik ya da mezarlık deyip geçmeniz çok olası. Burada sembolik mezarları, anıtı, ve en yaşlı savaş gazisi heykelini görebilirsiniz deyip iki üç cümle ile noktalayabilirim, siz de bu alanı topu topu 15 dakikada burayı gezebilir, ya da bu fotoğrafa iki saniye bakıp geçebilirsiniz. Ama hikayesini okuduğunuzda eminim bu taşlar, bu anıtlar bambaşka bir anlam kazanacak. Dinlemeye hazır mısınız?

Aslında hepimiz hikayesini biliriz de 57. Alay diye hatırlamayabiliriz. Okurken “Ben biliyorum bu hikayeyi” diyebilirsiniz. Ama önce biraz geriye gidelim. 

Birinci Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Sofya’dadır ama aktif görevde değildir. Enver Paşa’ya bir mektup yazıp cephede yer almak istediğini söyleyince 19. Tümeni eğitmek üzere Tekirdağ’a atanır. Çanakkale Savaşı başlayınca, Mustafa Kemal’den 19. Tümen ile birlikte Gelibolu’ya gitmesi istenir. 57. Alay işte Mustafa Kemal tarafından eğitilen bu tümenin en gözde alayıdır.

Bu sırada orada görevli 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders, Arıburnu’na bir çıkartma olmayacağından o kadar emindir ki, Arıburnu’na sadece 27 Alay’ı bırakır. Ama 1500 Anzak askeri –aslında biraz da planlama hatasıyla-  24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece saat 5:00’te Arıburnu’na çıkartma yapar.

Gün ağarırken, top seslerini duyan Mustafa Kemal durumu anlar ve komutanına bildirir.  Yanıt alamayınca ise kişisel inisiyatif alarak, hiçbir emir beklemeden, 19. Tümen’e bağlı 57. Piyade Alayı’nı destek olarak  gitmesi için haber salar.

57. Alay’ın gelmesini beklerken kendisi de hemen Conkbayırı’na gider ve durumu gözler. O sırada kendisine doğru doğru kaçarak gelmekte olan askerleri, ve onların peşindeki Anzak askerlerini görür. Önlerini keser ve onlara:

“Niçin kaçıyorsunuz?” diye sorar.

“Efendim düşman” diye yanıt verirler.

Mustafa Kemal o günü şöyle anlatır:
– Düşmandan kaçılmaz, dedim.

– Cephanemiz kalmadı, dediler.

– Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. (…) Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.”

Türk askerleri süngülerini takıp yere yatınca Anzaklar da karşılarında bir ordu olduğunu sanıp durur ve yere yatarlar. Oysa o sırada bir müfreze kaçak er ve Mustafa Kemal’den başkası orada yoktur. İşte savaşın en kilit anı da budur.

57. Alayın gelip mevzi alması için gerekli vakit kazanılır. 27. alaydan geri kalan birlikleri 57. Alay altında toplayan Mustafa Kemal ise onlara tarihe geçecek emrini verir:

 

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.”

 
57. Alay ilk gün Anzaklar’a ağır kayıp verdirir ama onları denize dökmeyi başaramaz. Karşılıklı savaş Nisan-Ağustos arasında dört ay boyu sürer ve artık tıkanma noktasına gelir.  Bu sırada 57. Alay komutanı Hüseyin Avni de 13 Ağustos 1915’te şehit olur. Yerine vekili Ali Hayri Bey geçer ve o da şehit olur. Kumandayı alay imamı üstlenir ve sonunda her biri hayatını kaybeder. Alayın sancağı savaş meydanında bulunur.  Bugün alayın sancağı Avustralya’da savaş müzesinde sergilenir.  
 

Şimdi bu fotoğrafa bir kez daha bakın? Şimdi ne hissediyorsunuz?

 

 

 

 
ÇanakkaleGenelTürkiye

SEDDÜLBAHİR VE İNGİLİZ ANITI: CAPE HELLES MEMORIAL

Seddülbahir

Seddülbahir, Boğaz’ın en güney ucunda yer alıyor. Çanakkale Savaşı’nda ilk şehitlerimizi, buradaki cephaneliğin patlatılması sonucu verdiğimiz için, Seddülbahir, ayrı bir öneme sahip. Seddülbahir’de İlk Şehitler Anıtı’nı görebilir veya şehitlerin bulunduğu Seddülbahir Cephane Şehitliği’ni ziyaret edebilirsiniz.

Ama şehitlikteki tek anıtlar bizim diktiğimiz anıtlar değil. Çanakkale Şehitliği’nde farklı milletler de bugüne değin kaybettikleri askerlerin anısına pek çok anıt dikmiş.

Cape Helles Memorial (Helles Burnu Anıtı)

Yabancılar tarafından dikilen anıtlardan biri de hemen Gözcübaba Tepesi’nde yer alan Cape Helles Memorial (Helles Burnu Anıtı). İngiliz Anıtı olarak da bilinen bu heykelin üzerinde Çanakkale savaşında savaşmış 18.985 İngiliz, 248 Avusturalyalı ve 1530 Hintli askerin adının yanı sıra,  İngiliz gemilerinin ve birliklerinin adı yer alıyor.

Helles Burnu Anıtı‘nın hemen aşağısında yemyeşil başak filizleri rüzgarla salınıyor. İleride başakların yeşili göğün ve denizin mavisine karışıyor. Çaprazda ise batmaya başlayan güneşin ışıkları arasında belli belirsiz bir deniz feneri seçiliyor.

Burası İlyas Baba Feneri. Zaten anıt da ismini  İlyas Baba Tepesi’nden alıyor. İlyas Baba Tepesi, eski  haritalarda “Helles Burnu” (Cape Helles) olarak geçiyor. Helles ifadesi ise Çanakkale’nin bilinen en eski ismi Hellespont’tan (Helle’nin Denizi) geliyor.

Anıtı ziyaret ettikten sonra, başaklara nazır fotoğraf çektirebilirsiniz. Ama onların başak olduğunu başta anlamayan bizler gibi içine dalıp zavallı başakları ezmeyin.


ÇanakkaleGenel

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ABİDESİ

IMG_9927-255B1-255D.JPG

Çanakkale Şehitliği denildiğinde pek çoğumuzun aklında beliren manzara aslında buraya ait.  Meşhur dört sütünlü Şehitler Abidesi‘nin bulunduğu bu şehitlik epey geniş bir alana yayılıyor. Burayı gezmek için en az yarım saatinizi ayırmak gerekiyor.

İlk girişte  sizi Türk bayraklarının gölgesinde duran sembolik mezarlar karşılıyor.

Mezarları geçtiğinizde Mustafa Kemal’in yükselişini simgeleyen Mustafa Kemal heykelini, biraz ileride ise savaş rölyefini göreceksiniz.

Sol tarafta ise yaralı Anzak askerini taşıyan Türk askerini temsil eden “Yaralı Asker” anıtı bulunuyor.

Yaralı düşman askerini taşıyan Türk askeri temasının bu dönemde heykellere özellikle işlenmiş. Yeni kurulan cumhuriyet için birinci öncelik kalıcı olabilmek olduğu için savaşmış olduğun devletlerle bile diplomatik ilişkiler içinde olmak büyük önem taşıyormuş. Ulu Önder’in “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü de, yaralı düşman askerini taşıyan Türk askeri temalı heykeller de işte böyle bir gerçekliğin sonucu doğmuş.

ŞEHİTLER ABİDESİNİN ANLAMI

Burada görüp görebileceğiniz her heykelin size vereceği anlatacağı bir mesaj var. Ancak daha girişten itibaren bir heykel var ki, diğerlerini adeta heybeti ve ihtişamı ile silip geçiyor. Çanakkale’nin sembolü haline gelen bu dört ayaklı anıt,  şehitliğe şimdiye dek dikilmiş onlarca heykel arasında en heybetli ve ihtişamlısı.

Diğer somut heykellerin aksine, son derece soyut olan Şehitler Abidesi, dört sağlam dev sütun üzerinde Boğaz’ın en ucunda yükseliyor. Verilen mesaj net: “Biz buraya kazık çaktık, artık gitmeyiz.”

Yaklaşık 42 metrelik bu dev abide üzerinde dördü denize bakan, dördü karaya bakan sekiz rölyef yer alıyor. Denize bakanlar deniz savaşlarını, karaya bakanlar ise kara savaşlarını anlatıyor.

Başınızı yukarı kaldırdığınızda ise kırmızı-beyaz Türk bayrağının, sizi koruyup kollayan bir güç gibi hemen üzerinizde durduğunu görüyorsunuz.

ABİDENİN TARİHÇESİ

Buraya bir heykel dikme fikrinin Atatürk’ün silah arkadaşı Emin Nihat Sözeri’ye ait olduğu söyleniyor.  Milli Savunma Bakanlığı tarafından 1944 yılında bir proje yarışması açılıyor. II. Dünya Savaşı ve beraberinde getirdiği ekonomik sorunlar nedeniyle heykelin yapımı gecikicince Milliyet gazetesinin başlattığı bir kampanya ile heykel için para toplanıyor. Öğrencilerin bile harçlıklarını vererek katıldığı bu kampanya sonucu, Şehitler Abidesi’nin yapımı yaklaşık 4 milyon Türk Lirası harcanarak tamamlanıyor.

Bu arada heykelin bulunduğu yer o kadar rüzgarlı ki, bazen rüzgar sizi arkanızdan itebiliyor ve insan düşünmeden edemiyor. Ben Mayıs ayında bu rüzgarda eğilip bükülüyor iken, Çanakkale’nin bu güçlü rüzgarları altında insanlar nasıl savaşmış? O 15 yaşındaki ufacık çocuklar burada bırakın savaşmayı, o soğuğa nasıl dayanmış?

 

 

 

 

 

 

 

ÇanakkaleGenelTürkiye

ÇANAKKALE GELİBOLU GÜNÜBİRLİK ŞEHİTLİK TURU

IMG_0104-255B1-255D.JPG
Bu hafta sonu günü birlik Çanakkale Şehitlik turuna dahil oldum ve nihayet şehitliklerimizi görme fırsatı buldum. Aslında gidersem çok üzüleceğimi bildiğim için hep ertelediğim bir ziyaretti bu. Şehitlik ziyareti kolay bir ziyaret değil. Fiziksel zorluğundan bahsetmiyorum. Duygusal olarak insanı çok etkileyen, sarsan, üzen ama bir o kadar da insanı gururla dolduran bir tur. O yüzden eğer şimdiye dek yapmadıysanız, hiç değilse bir gününüzü ayırıp bu ziyareti mutlaka gerçekleştirin.

Genel Bilgi

Daha önce gitmediyseniz Çanakkale Şehitliği denilince arazinin büyüklüğünü gözünüzde tam olarak kestiremeyebilir ya da sadece şehitlik tek bir noktada sanabilirsiniz. 
Ama Şehitlikler, Eceabat’tan Seddülbahir’e çok geniş bir alana yayılmış durumda. Araçsız gezmeniz epey zor. Buraya kendi aracınızla veya en güzeli bir turla gelmek en mantıklısı. Çünkü olayları bilerek gezmek gezi deneyiminizi bambaşka bir boyuta taşıyacaktır. Aksi takdirde “şehitlik-anıt-kitabe-heykel-rölyef”ten ötesine geçmeyebilir.

Şehitlik için kaç gün gerek?

Alanın büyüklüğü, görülmesi gerekenlerin çokluğu nedeniyle, bence buraya en az iki tam gün ayırmak gerek. Ama vaktiniz bizim gibi kısıtlı ise ve yalnızca bir gününüz varsa, bizim izlediğimiz rotayı izleyip, Çanakkale Şehitliği’ndeki başlıca alanları ziyaret edebilirsiniz.

Bir Günlük Şehitlik Turu

Şehitlikleri ziyaret etmek için yalnızca bir gününüz varsa, uğramanız gereken başlıca duraklar şunlar:

  •        KİLİDBAHİR KALELERİ VE NAMAZGAH TABYALARI

Burada eski tarih ile yeni tarih birbirine arzı endam ediyor. Kilidbahir Kalesi, Boğaz geçişlerini kontrol etmek için, 1452’de  Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilmiş. Ne ilginçtir ki Osmanlı’nın yükseliş döneminde inşa ettirilen bu kalenin hemen karşısında ironik bir şekilde Osmanlı’nın son günlerinde verdiği en zorlu mücadelenin yaşandığı Namazgah Tabyaları yükseliyor.

 

Kilidbahir Kalesi, sırasıyla Kanuni Sultan Süleyman, Sultan Abdülaziz ve II. Albdülhamit tarafından zaman içinde restore edilmiş. Uzun yıllar vergi kalesi görevi gören kale, Çanakkale Savaşı’nda da önemli bir rol oynamış.

 

Namazgah Tabyaları ise kalenin bir uzantısı olarak 1770 yılında Sultan III. Mustafa döneminde inşa edilmeye başlamıştır. Çanakkale Boğazı’nda yapılan ilk ve en büyük tabya olan Namazgah Tabyaları, kalenin yanı başında değil, bir iki kilometre ilerisinde karşı cephede yer alıyor. Devamı için tıklayın.

  • SEYİD ONBAŞI ANITI

Namazgah Tabyası’ndan yola devam ettiğinizde biraz ileride Seyid Onbaşı Anıtı’nı ziyaret edebilirsiniz. Burada iki ayrı Seyid Onbaşı heykeli göreceksiniz. Biri hemen sahilde, diğeri ise yukarıda şehitlik içinde. Sahildeki daha soyut bir çalışma. Seyit Onbaşı topu kucaklamış götürürken görülüyor. Yukarıdaki heykel ise daha somut ve figüratif. Gerçek boyutlarda devasa bir topun önünde, Seyit Onbaşı’nın mermiyle topa yönelmesi temsil edilmiş. Devamı için tıklayın

  • ÇANAKKALE ŞEHİTLER ABİDESİ

Çanakkale Şehitliği denildiğinde pek çoğumuzun aklında beliren manzara aslında buraya ait. Burası şu dört sütunlu büyük bir diktörtgeni andıran heykelin bulunduğu yer. Geniş bir araziye yayılan şehitliğine hemen girişinde sizi Türk bayraklarının gölgesinde duran sembolik mezarlar karşılıyor. Mezarları geçtiğinizde Mustafa Kemal’in yükselişini simgeleyen Mustafa Kemal heykelini, biraz ileride ise savaş rölyefini göreceksiniz. Sol tarafta ise yaralı Anzak askerini taşıyan Türk askerini temsil eden “Yaralı Asker” anıtı bulunuyor. Devamı için tıklayın
 
  • SEDDÜLBAHİR ve İNGİLİZ ANITI: CAPE HELLES MEMORIAL   

Seddülbahir, Boğaz’ın en güney ucunda yer alıyor. Çanakkale Savaşı’nda ilk şehitlerimizi, buradaki cephaneliğin patlatılması sonucu verdiğimiz için, Seddülbahir, ayrı bir öneme sahip. Seddülbahir’de İlk Şehitler Anıtı’nı görebilir veya şehitlerin bulunduğu Seddülbahir Cephane Şehitliği’ni ziyaret edebilirsiniz. 

Ama şehitlikteki tek anıtlar bizim diktiğimiz anıtlar değil. Çanakkale Şehitliği’nde farklı milletler de bugüne değin kaybettikleri askerlerin anısına pek çok anıt dikmiş. Yabancılar tarafından dikilen anıtlardan biri de hemen Gözcübaba Tepesi’nde yer alan Cape Helles Memorial (Helles Burnu Anıtı).  Devamı için tıklayın.

  
 
  • 57. PİYADE ALAYI ŞEHİTLİĞİ

 

57. Piyade Alayı Şehitliği adından da anlaşılacağı üzere 57. Piyade Alayı askerlerinin yattığı şehitlik. Bu alayın Çanakkale Savaşı’nda çok ayrı bir önemi var. 57. Piyade Alayı, Anzak’lar çıkartma yaptığında, onlarla ilk çarpışan askerlerimizden oluşuyor. 57. Piyade Alayı‘nın soluksuz okuyacağınız hikayesi için tıklayın
  • CONK BAYIRI

 

Şehitlik Gezi’nin en önemli noktalarından biri de hiç şüphesiz Conk Bayırı. Burası pek çok açıdan çok değerli. Ulu Önder’in vurulduğu ve saatinin parçalandığı yer burada bulunuyor. Yine Ulu Önder’in düşman askerlerini gözlediği yer de burada yer alıyor.

 

Conk Bayırı, belki de Çanakkale Savaşı’nın en kıran kırana, süngü süngüye ve burun buruna yaşandığı yer. Düşman askeri ile Türk askerininin siperleri arasındaki mesafelerin 8 metreye kadar indiği söyleniyor. Devamı burada.