Genel

GenelKayseriTürkiye

Sultan Sazlığı Sıkça Sorulan Sorular

IMG_6590.JPG

1- Sultan Sazlığı nerede? Sultan Sazlığı’na nasıl gidilir?

Sultan Sazlığı, Kayseri il sınırları içinde kalan bir kuş cenneti. Buraya ben Kayseri‘ye uçup oradan araba kiralayarak ulaştım.  Yanlış hatırlamıyorsam yolculuğumuz 1 buçuk saat kadar sürdü.

Benim aklıma gelmeyen ama sizin kullanabileceğiniz bir diğer alternatif yol ise, Niğde‘ye uçup, oradan gitmek. Çünkü Sultan Sazlığı, Kayseri iline bağlı olsa da, Kayseri merkeze 90 km uzaklıkta iken, Niğde’ye 60 km uzaklıkta yer alıyor. 

Kayseri’den gelecekseniz, Yahyalı otobüsleri veya dolmuşlarına binip, sazlığın yer aldığı Ovaçiftlik Köyü‘nde inmeniz gerek. Yalnız bunlar muhtemelen sizi köyün başında bırakacaktır. İçeriye yürümeniz 10-15 dakika sürebilir. Köy güvenli, yürümenizde bir sakınca olmaz. Yalnızca dönüşte sazlığı gezip o yolu geri tekrar yürümek ve dolmuş beklemek biraz yorucu olabilir.

 

Dolmuşla gelirseniz ineceğiniz yer işte burası…
Sonra da bu yolu yürüyeceksiniz…

 

Sultan Sazlığı’nın girişi…

 2- Sultan Sazlığı’na Ne Zaman Gidilir?

Kuşlarla ilgiliyseniz Sultan Sazlığı’nda her sezon burada değişik kuşlar bulmak mümkün. Ama sazlığa gitmek için en güzel mevsim 15 Nisan-10 Haziran arası. Sultan Sazlığı’nı fotoğraflamak için en güzel zamanlar ise gün doğumları ve gün batımları. Özellikle sabahları harika yansıma fotoğrafları çekebilirsiniz. Buna ek olarak kışın da sazlıklar hasat edilirken gidebilirsiniz.

 

 



3- Sultan Sazlığı’nda Nerede Kalınır?
Sultan Sazlığı’nın girişinin hemen karşısında yer alan Sultan Pansiyon‘da kalabilirsiniz. Civarda başka bir pansiyona rastlamadım. Biz gittiğimizde tek kişi oda+kahvaltı 80 TL, çift kişi 120 TL idi.

   

4- Milli Park Girişi Ücretli mi?
Parkın cüzi bir giriş ücreti var. Ben gideli bir iki sene olduğu için güncel fiyatları bilmiyorum. Tahminim en fazla 10 TL civardır. Ancak mesele şu. Sadece giriş ücreti verirseniz, içeride çok sınırlı bir alanı görürsünüz. Milli parkın tamamını görebilmek için tur satın almanız lazım. Turlar biraz tuzlu ne yazık ki. Aşağıda ayrıntılı bir şekilde turları yazdım.

Sadece giriş ücreti vererek görebileceğiniz alan  içinde, bir gözlem kulesi, bir yürüyüş yolu, ve içinde dondurulmuş kuş türlerinin bulunduğu bir müze yer alıyor. 


Yürüyüş yolu şöyle bir şey. Aşağıda da gözlem kulesinin manzarasını görüyorsunuz.




5- Sultan Sazlığı’nda gezilecek ne var? Nasıl gezerim?
Sultan Sazlığı 301 ayrı kuş türüne ev sahipliği yapan 20 bin hektarlık devasa bir arazi. İçeride bugüne kadar hiç görmediğiniz birbirinden müthiş kuş türlerini görebilirsiniz. Arazi enfes bir Erciyes manzarasına nazır pastoral bir deneyim yaşatıyor. Mini mini dereler ile bölünmüş uçsuz bucaksız düzlükler, devasa sazlıklar, geniş sulak alanlar, yüzlerce kuş, börtü böcek içeride sizi bekliyor. Yol üstünde karşılaşacağınız çobanların minnak kuzularını sevme fırsatı da bonus.

 


Bu büyüklükte bir araziyi yürüyerek gezemeyeceğiniz için ve içeriye özel araç alınmadığı için, Sultan Sazlığı’nın tamamını görebilmek için tur satın almanız gerekiyor. Turları, sazlığın hemen karşısında bulunan Sultan Pansiyon’un sahipleri satıyor.  Zaten gider gitmez sizi girişte görüp hemen yanınıza geleceklerdir.

6- Ne gibi turlar var? Ücreti Nedir? O paraya değer mi?
Üç çeşit tur bulunuyor: Sandal Turu, Jeep Turu ve Aladağlar Turu. Tur fiyatı kişi sayısından bağımsız. Yani kalabalık bir grup giderseniz, daha uyguna gelebilir.  Tur sırasında gerekli bütün teçhizat (dürbün, teleskop) sizin için sağlanıyor. Bu sayede metrelerce ötedeki kuşları kendi doğal ortamlarında onlara rahatsızlık vermeden izleyebiliyorsunuz.

 

 Sandal Turu:

2-3 saat sürüyor. Biz gittiğimizde fiyatı 300 TL idi.Sazlığın sulak alanları arasında yapacağınız bu sandal sefasında hem küçük kuş türlerini görebilir, hem de hoş fotoğraflar çekebilirsiniz. 

 Jeep Turu:

3-5 saat sürüyor. Fiyatı biz gittiğimizde 500 TL idi. Sandal turunda göremeyeceğiniz daha büyük kuş türlerinin bulunduğu bu tur, sizi Sultan Sazlığı’nın hemen her köşesine götürüyor. Epey kapsamlı olduğunu söyleyebilirim. Özellikle flamingolara meraklı iseniz, bu turu almanız gerekiyor.

Aladağı Turu:

4-6 saat sürüyor. Aladağ turu, yüksek irtifa kuşlarını gözlemlemek isteyen profesyonel kuş gözlemcilerine yönelik tasarlanmış. Biz bununla ilgilenmediğimizden fiyatını sormadık. Ama diğer turlardan daha pahalı olacaktır muhtemelen.




Biz jeep turunu seçtik, çünkü ben özellikle flamingoları görmeyi ve onların fotoğraflarını çekebilmeyi istiyordum. Bunu da yalnızca jeep turu ile yapabilirdim. Jeep turunda bebek flamingoları ve birbirinden değişik kuşları kendi doğal ortamlarında gördüm. 

         

Değer mi kısmına gelirsek.  Doğaya kuşlara meraklı iseniz, farklı bir deneyim yaşamak istiyorsanız, kesinlikle değer. Benim için kesinlikle değdi. Ancak kuşlara meraklı değilseniz, sazlıkları ya da kuşları doğal ortamında fotoğraflamakla ilgilenmiyorsanız, tabi ki tur satın almanız akıl kârı olmaz. 

Öte yandan niyetiniz fotoğraf çekmek olsa bile, iyi bir makine ve iyi bir lensiniz yoksa, bu turları (özellikle jeep ve aladağ turunu) almak yine akıl kârı değil. Çünkü jeep turunda durduğunuz yerler, kuşlardan epey uzak oluyor. Akıllı telefonla ya da kötü bir makineyle iyi sonuçlar elde edemeyebilir ve hüsrana uğrayabilirsiniz.  

Yanınızda uygun giysiler getirmediyseniz de yaklaşıp çekerim diyemiyorsunuz, çünkü sulak alanlar bildiğiniz bataklık-vari alanlar. Yani bata çıka ilerlemek hiç kolay değil.  Belki bu durumda sandal turu satın almak daha doğru bir seçenek olabilir. Size daha keyifli ve güzel sonuçlar verebileceğini düşünüyorum.

7- Sultan Sazlığı’na giderken ne getirmeli? Yanımıza ne almalı?

Özellikle Jeep turu satın alacaksanız, yağmur çizmesi vs gibi suya çamura dayanıklı bir çizme bot gerek. Sineklerden rahatsız oluyorsanız, sinek kovucu losyon vs yanınızda getirmek de iyi olabilir. Buna ek olarak profesyonel fotoğraf makinesi ve yedek şarj aletinizi almadan gelmeyin.




Buraya akıllı telefonla gelmek tam bir akılsızlık olmuş. Kuşları fotoğraflamak için şu ileride gördüğünüz alana biraz yaklaşmaya çalıştığımda ise çamurlara saplanıyorum ve çamurlar ayaklarımı bir bataklık gibi içine çekiyor. Teleskop, dürbün, profesyonel makine şart. Ya da yağmur çizmesi gibi bir şey ile gelmeli de bata çıka da olsa yaklaşabilmeli kuşlara. Tabi bu kez de onları ürkütüp kaçırma tehlikesi var.

Bu arada ayakkabılar pert tabi…
 

8. Köylüler nasıl? Köyde fotoğraf çekilmesine kızıyorlar mı?
Ovaçiftlik Köyü’ne biz iki kız gittik ve gerçekten çok sıcak karşılandık. Köylüler fotoğraflarını çekmemize gayet kibar bir şekilde izin verdi, hatta bizi ağırlamayı bile istediler. Yani köylülerden yana hiçbir sıkıntı çekeceğinizi sanmıyorum.

 

 

Daha fazla fotoğraf görmek için, instagram hesabımı takip edebilirsiniz: Onuncukoyyolcusu

Başka sorunuz olursa, yorum kısmına yazarsanız, cevaplamaya çalışırım.

Belki şu yazı da ilginizi çekebilir: Sultan Sazlığı Nasıl Gidilir, Nerede Kalınır, Ne Görülür?




 

GenelİzmirTürkiye

Bir Garip Urla Yolculuğu

Foça’da dördüncü günüme yalnız başlıyorum. Arkadaşım İstanbul’a döndü. Gece boyu dinmeyen, uğul uğul esen rüzgar sabah kalktığımda hâlâ esmeye devam ediyordu. Birkaç saat bekleyip rüzgarın dinmesini umuyorum ama nafile. Aslında buraya gelirken, günü birlik yakınlardaki yerlere de göz atmayı düşünüyordum. Hazır hava da kötü iken, ani bir kararla Urla’ya gitmeye karar veriyorum.

YOLDA YENİ BİR DOST

Apar topar toparlanıp yola çıkıyorum. Durakta tatlı bir hanım teyze ile tanışıyorum. Esmer güzeli, yüzü güller açan bir hanım. Adı Ayşen, bana Urla’ya nasıl gidileceğini anlatıyor, yetmiyor bir de gidebildiği yere kadar eşlik ediyor. Tatlı bir sohbete başlıyoruz.  Ayşen Abla hamama gidiyor. İnmesi gereken durağa geldiğimizde, “Gel seni de hamama götüreyim” diyor. Ona da hayır diyorum ama hayır derken içimden bir ses, “Bak yine hata yapıyorsun” diyor. Ayşen Abla, “Tamam anlaşıldı sen Urla’ya gitmeyi kafaya koymuşsun” diyerek, vedalaşıyor benimle. Ama Ayşen Abla ile dostluğumuz halen sürüor.

  

 SENİ DİNLEMELİYDİM AYŞEN ABLA

Ayşen Abla ile gitmediğime bin pişman olacağımı bilmeden kendimi Urla dolmuşlarına atıyorum. “Merkeze mi?” diye soruyorum. Çünkü Urla’ya hiç gitmemiş olan ben, herhalde bir turistik merkezi vardır, oraya gidiliyordur diye düşünüyorum. Adam “Evet” diyor ve yola çıkıyoruz. Ama bir buçuk saatlik uzun bir yolculuk sonunda kendimi son durak olan Urla Devlet Hastanesi’nde buluyorum. Lakin burası pek de turistik bir cennete benzemiyor. Sonuçta ortaya çıkıyor ki, benim Çeşmealtı adlı başka bir dolmuşa binmem gerekiyormuş.  

 Normalde bir saatte gidebilecek yer için yolda bir buçuk saat geçirdikten sonra, yanlış dolmuşa bindiğini öğrenmek haliyle pek keyifli olmuyor. Şoför ise tam bir Egeli, ve bu asabi İstanbulluyu sakinleştirip, doğru minibüse bindiriyor. Bana da sahil için güzel tavsiyeler veriyor. “Ya Gelinkapısı’nda in ya da Devlet Demiryolları Tesisleri’ne git” diyor. “Gelinkapısı ücretsiz, ama Devlet Demiryolları’nın işletmesi ücretlidir” diye de uyarıyor.  Bu arada diğer dolmuş şoförünü de tembihliyor.

Tercihimi Devlet Demiryolları’ndan yana kullanıyorum. Şoföre gideceğim yeri bir de ben söylüyorum, ve “Unutmazsınız değil mi, hatırlatmama gerek var mı” diyorum. “Yok” diyor. Mesafe 20 dk ama yarım saat olduğu halde şoförden ses yok. “Yaklaştık mı?” diye soruyorum, şoförün başından aşağı kaynar sular dökülüyor. “Ben sizi unuttum” diyor. İçimdeki asabi İstanbullu hortluyor. “Ama olmaz ki” diye söyleniyorum. 

Bu arada dolmuştan inip yeni bir dolmuşa bindiriliyorum ama kelimenin tek anlamıyla burnumdan soluyorum.  Şimdi Doğu felsefesi ile ilgilenenler bilirler. Kendini akışa bırakacaksın, sinirlenmeyeceksin, olmuyorsa bu işte bir hayır var diyeceksin. Ama işte sen onu dört saati boş yere yolda geçiren onuncu köy yolcusuna söyle:)

DEVLET DEMİRYOLLARI TESİSİ

Allahtan doğru tercih yapmışım. Devlet Demiryolları Tesisi mis gibi bir koyda. Önümde turkuaz bir deniz uzanıyor ve deniz sürpriz bir şekilde sıcak. Bütün sinirim geçiyor. Nihayet yüzebileceğim sıcaklıkta bir deniz. Dalıyorum sulara…

Ayaklarımın altında pamuk gibi yumuşacık kumlar. Su öyle güzel ki her şeyi unutturuyor. İyi ki gelmişim diyorum. Etraf sakin. İskelede bir grup genç selfie çekiyor güle eğlene. Enerji dolu kıpır kıpır ve gençliğin getirdiği o kaygısız mutluluk ile ışıldıyor yüzleri.  Burası bana da öyle iyi geliyor ki fotoğraf çekmek bile aklıma gelmiyor.

 

Devlet Demiryolları Tesisi muhteşem bir koyda ama tuvaletleri için aynı muhteşemlikte olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu kadar güzel bir işletmede hâlâ alaturka tuvaletler ve maşrapa olmasına inanamıyorum. Lavabolar asırlardır temizlenmemiş gibi. Bu devirde bu kadar güzel bir işletmeye modern bir tuvalet yapamamak ayıp gerçekten.

URLA İSKELESİ

Urla’ya kadar gelmişken o meşhur iskelesini görmeden dönemem. Sora sora iskeleyi de buluyorum. Burası mini minnacık bir koy.  Bana Sarıyer’i hatırlatıyor biraz. Ufak tefek birkaç restoran ve balıkçı teknelerinden ibaret Urla iskelesi. Arka sokakları biraz keşfetmek istiyorum.

İleride bir kalabalık toplanmış. Sonradan anlıyorum ki bir dizi çekiliyor. Yol üzerinde gördüğüm Yorgo Seferis sanat galerisinde kısa bir mola veriyorum. Yolun sonunda ise Tanju Okan Parkı’nı geçince Deniz Altı Kafe-Restoran karşılıyor beni.

Çok güzel bir restorana benziyor. Ama acelem var. Akşam kardeşle buluşmak için Balçova’ya geçmem lazım. Restoranın menüsü inanılmaz güzel görünüyor oysa ki. Bir dahaki sefere deyip Balçova’dan geçen otobüsü soruyorum. Bir durağı gösteriyorlar. Bekliyorum bekliyorum, otobüs yok. Sonunda yanımda oturan kıza soruyorum. Meğer yanlış durak gösterilmiş bana ve o arada otobüs kaçmış. Doğru durağı buluyorum ama sinirlerim tepemde yine. Urla ile elektriğimiz tutmadı bizim.

Akşam Balçova’dakardeşle uzun koyu bir muhabbet günün bütün yorgunluğunu ve sinirini üzerimden alıyor. Gece aklımda binbir türlü düşünceyle eve dönüyorum. Bugünkü yolculuğun anlamı neydi? Bana ne kattı?

Urla’dan çok tatminsiz ayrıldım. Hiçbir yer göremedim, hiçbir yerini doğru dürüst gezemedim diye içim içimi yiyor. Ama öte yandan, içimi ısıtan bir dost buldum. Yaşadığım tüm sinir harbine rağmen, karşımda sakin kalıp çözüm üretebilen insanlar gördüm. İstanbullu olmayı biraz bırakmak gerektiğini gördüm. Urla’nın altını üstünü getiremedim, ama yine kendime bir şeyler katıp döndüm. Yetmez mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AvrupaGenelİspanya

BARCELONA GEZİ REHBERİ : HOP-ON HOP-OFF TURLAR

IMG_4486.JPG

Bir şehre ilk kez gittiğinizde, az da vaktiniz varsa, hop-on hop-off turlar hayat kurtarıcı olabiliyor. Hem şehir hakkında hızlıca bir fikir sahibi olup nerede ne var kafanızda oturtabilmek, hem de ulaşımı çok da dert etmeden, en görülmesi gereken yerleri nokta atışı görebilmek için bu turlar insana büyük bir kolaylık sunuyor. Biz de Barcelona’da geçireceğimiz dört günümüzde kolaylığı için hop-on hop-off tur almayı tercih ettik.

Barcelona’daki hop-on hop-off turlar 1 veya 2 günlük şeklinde alınabiliyor ve mavi, kırmızı ve yeşil olmak üzere toplam üç hattan oluşuyor. Biletlerin 2017 için fiyatı internet üzerinden 29 Euro olarak görünüyor.
 
Bu hat üzerinde görmek istediğiniz noktaları seçip iniyor, gezmek istediğiniz yeri gezdikten sonra indiğiniz duraktan yeni bir otobüse biniyorsunuz. Mavi ve kırmızı hatlarda, otobüsten hiç inmezseniz, tur 120 dk civarı sürüyor. Biz önce bütün hattı tam tur otobüste gezip, sonra ilgimizi çeken duraklarda inip gezmeyi tercih ettik.
 
En çok ilgimizi çeken ve beğendiğimiz kırmızı hat olduğu için ondan başladık. Kırmızı hatta görebileceğiniz turistik atraksiyonlar arasında şunlar yer alıyor:
 

KIRMIZI HAT:

  • Plaça de Catalunya
    Casa Batlló-Fundació Antoni Tàpies
    Passeig de Gràcia-La Pedrera
    • Francesc Macià-Diagonal
    • Estació de Sants
    • Creu Coberta
    • Plaça dEspanya
    • CaixaFòrum-Pavelló Mies van der Rohe
    • Poble Espanyol
    • MNAC
    • Anella Olímpica
    • Fundació Joan Miró
    Telefèric de Montjuïc
    • Miramar-Jardins Costa i Llobera
    • World Trade Center
    • Colom-Museu Marítim
    Port Vell
    • Museu dHistòria de Catalunya
    • Port Olímpic
    • Platja del Bogatell-Cementiri del Poblenou
    • Parc de la Ciutadella-Zoo
    • Pla de Palau
    • Barri Gòtic
El Palau Nacional of Montjuïc
Kırmızı hatta özellikle Casa Batlló ve Montjuic,  görmeden dönmemeniz gereken yerlerin başında geliyor.  Barcelona’yı Barcelona yapan ünlü mimar Gaudi’nin eserleridir diyebiliriz. Şehir onun şaheserleriyle donatılmış bir müze gibi.  Sagrada Familia, Park GüellCasa Batllóo, ve La Pedrera, Gaudi’nin baş yapıtları sayılıyor. 

Kırmızı hatta işte Gaudi’nin imzasını taşıyan Casa Batllóile La Pedrera adlı evleri ziyaret edebilirsiniz. İki ev aynı yol üzerinde ve birbirine oldukça yakın. Bizim tercihimiz önce Casa Battlo’yu gezmekten yana oluyor. Ama Casa Batlló öyle ayrıntılı bir bina ki, burayı gezmek epey bir vakit aldığından bizim La Pedrera’ya vaktimiz kalmamıştı ve yanlış hatırlamıyorsam La Pedrera’da tadilat vardı. Yine de siz Casa Batlló’dan sonra La Pedrera’ya da uğramaya çalışın. Ama bir tercih  yapmanız gerekirse ben kesinlikle Casa Batlló derim. Casa Batllóhakkında ayrıntılı bilgi için şu yazımı okuyabilirsiniz.

 
La Pedrera’da sanal tur yapmak için tıklayın.
Casa Batlló’da sanal tur yapmak için tıklayın.

 

Casa Batllo’nun terası özellikle görülmeye değer

 

Castel de Montjuic

 

Castel de Montjuic

 

MAVİ HAT

Mavi hatta yer alan duraklardan bir kısmı kırmızı hatta da mevcut. Barcelona’daki ikinci günümüzde biz mavi hattı deniyoruz. Bu hattaki duraklar ise şöyle:
  •        Plaça de Catalunya
  •        Casa Batlló-Fundació Antoni Tàpies
  •        Passeig de Gràcia-La Pedrera
  •        Sagrada Família
  •        Gràcia
  •        Park Güell
  •        Tramvia Blau-Tibidabo
  •        Sarrià
  •        Monestir de Pedralbes
  •        Palau Reial-Pavellons Güell
  •        Futbol Club Barcelona
  •        Francesc Macià-Diagonal

 

 

 

Bu hatta da görmeden dönmemeniz gereken yerler bana göre Sagrada Familia ve Park Güell kesinlikle. Sagrada Familia zaten Barcelona’nın simgesi durumunda. Orayı görmeden dönmek bence Barcelona’yı görmemek demek. İçini görmek için epey uzun bir kuyruğu beklemeyi göz önüne almanız gerekiyor ama buna kesinlikle değer. Biletleri internet üzerinden almanızı tavsiye ederim. Bu bekleme sürenizi önemli ölçüde azaltacaktır. Park Güell ise epey geniş bir alana yayılıyor ve gezmesi kesinlikle birkaç saat alıyor. Yani sabah Sagrada Familia akşam Park Güell yaptığınızda bir günü noktalamış olursunuz. Park Güell’deki kafenin sangriası güzeldir. Yorgunluğunuzu güzel bir sangria içerek giderebilirsiniz.

Park Güell. İşte buradaki kafede sangria içmeden dönmeyin.

 

 
Son olarak benim vaktimin kalmadığı ve doğrusunu isterseniz beni pek de cezbetmemiş olan yeşil hat ise diğerlerinden çok daha kısa sürüyor. Bu 40 dklık hatta şu duraklar yer alıyor:

YEŞİL HAT

• MACBA-CCCB
• Port Olímpic
• Platja del Bogatell-Cementiri del Poblenou
• Poblenou (direcció Fòrum)
• Parc Diagonal Mar (direcció Fòrum)
• Fòrum
• Parc Diagonal Mar (direcció Centre)
• Poblenou (direcció Centre)
• Platja del Bogatell-Cementiri del Poblenou

Ben bu üçüncü hat yerine, La Rambla’nın ara sokaklarını gezmeyi tercih ediyorum. La Rambla üzerindeki Seks Müzesi de hayli eğlenceli ve ilginç. Ara sokaklarda bir de sanatçılar sokağına rastlıyorum. Burayı normalde hop-on turla keşfetmem imkansız. O yüzden mutluyum.
 
Bence siz de ilk bir iki günü şehri anlamak için hop-on/hop-off turla geçirip, geri kalan günlerinizi yürüyüş turlarına katılarak, veya kendi başınıza şehri adımlayarak, ya da bisiklet kiralayarak gezebilirsiniz. Seçim sizin. Sonuçta göreceğiniz her yer ayrı ve farklı bir yer olacak ve size yepyeni dünyalar açacak.

 

 

 

 

AvrupaGenelYunanistan

RODOS’TA NASIL EVLENİLİR?

wedding.jpg

 

 
Sevdiceğiniz ile nihayet evlenmeye karar verdiniz, ama düğün salonu insanı değilsiniz. Kimsenin kimseyi tanımadığı, gelenlerin sıkıntıdan patladığı, kalabalık tıklım tıkış düğünleri sevmiyorsunuz, lakin nikah salonunda on dakikada nikahı basıp hadi evlere dağılalım demeyecek kadar da romantiksiniz ve bugünü sizin için özel bir şekilde kutlamak istiyorsunuz.  O halde büyük bir düğüne vereceğiniz paradan çok daha az bir bütçeyle, sadece yakın dostlarınız ile birlikte kutlayacağınız mini bir düğünle bambaşka bir ülkede sonsuza dek evet demeye ne dersiniz?
Bunun için gerekenler:
Bir adet evlenecek çift,
Gidilecek ülke,
Size eşlik etmeye hazır maceracı ve uyumlu akraba ve arkadaşlar,
Biraz da planlama kabiliyeti.
Planlama konusunda endişeli iseniz, bugüne bugün yanınızda Onuncu Köy Yolcunuz var. Onuncu Köy Yolcunuz’dan işte size dev bir hizmet daha: Rodos’ta nasıl evlenilir paketi:)

1.      Başkonsolosluk ile iletişime geçin

Öncelikle evlenecek çiftlerimizin Rodos’taki Türk başkonsolosluğu ile iletişime geçmeleri ve istedikleri tarihlerin müsait olup olmadığını ya da müsait tarihleri öğrenmeleri gerekiyor.  Nikahlar genellikle Perşembe kıyılıyor, ancak Cuma da kıyılabildiği oluyor. 

2.       Belgeleri hazırlayın

Başkonsolosluk size hazırlamanız gereken belgelerin bir listesini sunacak. Bu belgeleri hazırlayıp taratıp (scan edip) başkonsolosluğa göndermeniz gerekiyor. Tam listeyi zaten başkonsolosluk size sunacaktır, ama bir fikir vermesi açısından belgeler arasında şunlar yer alıyor:
  •          Pasaportun noter onaylı fotokopisi,
  •          Nüfus cüzdanının noter onaylı fotokopisi,
  •          Üç adet vesikalık fotoğraf,
  •         Şahitlerin nüfus cüzdanı fotokopileri ve ikametgah belgeleri,
  •          Nüfus müdürlüğünden vukuatlı nüfus kaydı örneği,
  •          Müstakbel eşlerden herhangi birinin bağlı olduğu evlendirme dairesinden alınacak Evlenme Beyannamesi, Evlenme İzin Belgesi, ve Evlenme Ehliyet Belgesi
  •          Doldurulmuş Başvuru Talep Formu
  •          Sağlık raporu
Sağlık raporunu aile hekiminizden alabilirsiniz. Akciğer filmi vs istenmiyor. Yalnız konsolosluk sitesinde kan testi istenmediği belirtilmesine rağmen, doktorlar sağlık raporu verebilmek için kan testi isteyebildiklerinden, yine de kan testi yaptırmanız gerekebilir. Kan testini aile hekiminde ücretsiz yaptırabilirsiniz, ama sabah saatlerinde gitmeniz gerekecektir.

3.       Başkonsolosluk onayını bekleyin

Belgeleriniz incelendikten sonra başkonsolosluk 2-3 gün içerisinde size dönüş yapacaktır.

4.       Belgelerini Teslim Edip Ücretinizi Ödeyin

Belgelerin orijinallerini nikahtan önce başkonsolosluğa teslim etmeniz gerekiyor. Başkonsolosluğa bu sırada toplamda 24 Euro gibi bir ödeme de yapmanız gerekecek.
Fotoğraf LoveThisPic sitesinden alınmıştır.
Başkonsolosluktaki nikahla ve genel olarak Rodos ile ilgili aklınıza gelebilecek birkaç soruya da aşağıda yanıt vermeye çalıştım:

1-      Başkonsolosluktaki nikaha kaç kişi davet edebiliriz?

Başkonsolosluktaki nikaha kısıtlı sayıda kişi davet edebiliyorsunuz. Bu rakam normalde 10. Davetli sayısı bahçedeki nikahlarda 25 kişiye çıkartılabiliyor, ama kesin sayıyı başkonsolosluk ile iletişime geçerek öğrenmeniz daha iyi olur. Davetli sayınız başkonsolosluğun kabul ettiği maksimum kişi sayısından fazla ise, davetlilerinizi bu durum hakkında bilgilendirmeniz iyi olabilir. Başkonsolosluğa gelemeyen davetlilerinizi nikahtan sonrasında ayarlayacağınız bir yemekte ya da partide ağırlayabilirsiniz.

2-      Başkonsolosluktaki nikahta yemek ya da içki servisi oluyor mu? Ücret ne kadar?

Başkonsoloslukta bildiğimiz kadarıyla bir ikram hizmeti olmuyor. Benim arkadaşımın düğünü Ağustos’ta. Ağustos’ta başkonsolosluk  bir sürpriz yapar mı, en azından bir şampanya patlatır mı, bir bakıp göreceğiz:) Duruma göre bu bilgileri tekrar güncelleyeceğim.
  

3-      Başkonsolosluk nikahı içeride mi dışarıda mı yapılıyor?

Başkonsoloslukta nikahlar normalde içeride gerçekleştiriliyor ama bu sene (2017) ilk defa başkonsolosluk bahçesinde nikah kıyılacak.  

4-      Başkonsolosluk nerede?

Başkonsolosluk, Rodos’un kuzey ucundaki Rhodes Town’un Yeni Şehir olarak bilinen bölgesinde yer alıyor. Başkonsolosluğun tam adresi ve iletişim bilgileri için tıklayın. Başkonsolosluğu Google maps’te görmek için tıklayın

5-      Nerede konaklamalı?

Ulaşım ve organizasyon kolaylığı açısından nikahın gerçekleşeceği Rhodes Town’da konaklamanızı ayarlamanız daha iyi olabilir. Rhodes Town, Eski Şehir ve Yeni Şehir adlı iki ayrı bölgeden oluşuyor ve bu iki lokasyonun sunduğu atmosfer ve olasılıklar birbirinden çok farklı. Bu nedenle Eski Şehir ve Yeni Şehir arasında bir yer seçmek iki lokasyon arasında gidip gelişleriniz için daha iyi olabilir. Rhodes Town’da kalırsanız yakındaki sahilleri ile ünlü lokasyonlara da daha sonra kolayca geçebilirsiniz. Rodos’un en güzel sahillerine sahip olduğu söylenen Faliraki ile Rhodes Town arası yaklaşık 13 km olduğu için, nikah sonrası ya da öncesinde burayı veya Rodos’un diğer sahillerini rahatlıkla gezebilirsiniz.  En azından biz bu şekilde düşünüp otelimizi Rhodes Town’da tuttuk.

6-      Konaklama fiyatları ne kadar?

Rodos şehir merkezinde çok farklı fiyatlarda farklı özelliklere sahip oteller bulmak mümkün, ama Türkiye’den çok daha ucuz olduğunu söyleyebilirim. Yalnız elinizi çabuk tutmanızda fayda var, Ağustos’taki düğün için Nisan’da hazırlık yapmaya başladık, ama istediğimiz otellerin çoğu çoktan dolmuştu. Sonuçta tercihimiz orta bütçeli, merkezi lokasyona sahip ve odaları diğer otellere göre daha yeni ve güzel görünen Island Dreams Room & Suits otelini tuttuk. Çift kişilik oda fiyatı 80 Euro. Otel ayrıca bir güzellik yapıp evlenecek arkadaşlarımızın odasını upgrade etti, şampanya hizmeti ve gül yapraklarıyla süsleme de yapabileceklerini belirtti, üstelik tek kişi kalması gerekecek arkadaşımızın oda ücretini ise 60 Euro’ya indirdi.

7-      Rodos’a ulaşım nasıl?

Rodos’a Atina veya Selanik üzerinden uçakla aktarma yaparak ya da Marmaris, Fethiye veya Bodrum’dan feribotla geçerek ulaşabilirsiniz. Detaylar için lütfen tıklayın.  

8-      Rodos’a vize var mı?

Schengen vizeniz ya da diplomatik/yeşil pasaportunuz yoksa, Rodos’a geçmek için vize almanız gerekiyor. Ama ille Schengen almanız gerekmiyor. Kapıda vize ile de geçiş yapabiliyorsunuz. Ben kapıda vize uygulamasının kalktığını duymuştum, ama yetkililer Rodos’a kapıda vize uygulamasının 1 Nisan 2017 itibariyle başladığını belirtti.  Vize için feribot bileti aldığınız acenteye 4 işgünü öncesinde aşağıdaki evrakları teslim etmeniz yetiyor:
  • En az 6 ay geçerli pasaportun fotoğraflı sayfasının fotokopisi
  •  2 adet yeni çekilmiş biyometrik fotoğraf (arka fonu beyaz)
  • Elektronik ortamda doldurulmuş vize başvuru formu
  • Onaylanmış otel rezervasyonu formu
  • Gidiş-dönüş gemi bileti
  • Güncel banka hesap cüzdan fotokopisi
  • Vize ve acente hizmet harcı
  • Yunanistan’a varıştaki bekleme süresi ile ilgili yolcu beyanı
 Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.yesilmarmarislines.com/tr/kapida-vizeadresini ziyaret edebilirsiniz.

Bunlar haricinde düğün hazırlıkları ilerledikçe ve ayrıntılar netleştikçe buradaki bilgileri de güncellemeye devam edeceğim. Ağustos’ta düğün için Rodos’a yapacağımız seyahati de an be an Facebook sayfam ve Instagram adresim üzerinden sizinle paylaşacağım. Bu sırada sizin de merak ettikleriniz olursa, benime paylaşırsanız, öğrenmeye çalışırım. Takipte kalmanız dileğiyle!

İlginizi çekebilecek diğer yazılar:
Rodos Güncesi: Ulaşım Hazırlıkları 

AvrupaGenelGezi HazırlıklarıYunanistan

RODOS REHBERİ: ULAŞIM HAZIRLIKLARI

kapak-vize-bilgileri.jpg

En yakın arkadaşlarımdan birinin nikahı için bütün kızlar toplaştık Rodos hazırlıklarına başladık. 

Bir yere gitmeden önce yapılacak şeylerin başında ulaşım ve otel ayarlaması geldiğinden, size önce Rodos’a ulaşım seçeneklerinden bahsetmek ve bizim hangi ulaşım seçeneğini tercih ettiğimizi anlatmak istiyorum.

Benim gibi bir İstanbullu iseniz, Rodos’a gidiş için iki alternatif var, ya Yunanistan aktarmalı uçmak, ya da  Marmaris, Fethiye veya Bodrum’dan feribotla geçmek. Yunanistan aktarmalı giderseniz, Shengen istenecektir. Bir de ucuz aktarmalı uçuşlarda, aktarmalar arasında geçen bekleme süresi yüzünden  yolculuk 25 saati bile bulabiliyor. Biz Marmaris’e uçakla gidip, oradan Rodos’a feribotla geçmeyi tercih ettik çünkü aktarmalarda sürünmek istemedik açıkçası.

Yalnız burada da şöyle bir sorun oluştu. Sabah uçaklarının Dalaman’a iniş saati ile feribotun kalkış saati arasında çok az zaman olduğu için, feribotu kaçırma riski söz konusuydu. Stres içinde bir yolculuk yapmak yerine, rahat rahat feribota yetişmek için, bir gece öncesinden Dalaman’a uçup, Marmaris’te limana yakın bir otelde konaklamayı tercih ettik. Grup olduğumuz için otel ücreti pek sorun olmayacaktı.  Havaalanındaki koltuklarda perperişan olmak yerine, otelde kalmak bize daha mantıklı geldi.

Arkadaşlar Dalaman’a Pegasus ile gidiş geliş vergiler dahil 200 TL civarında uçak bileti buldu. Ben Atatürk Havalimanı’nı kullanmak zorunda olduğum için THY ile gidiş geliş 335 TL’ye uçak buldum. Hâlâ içim sızlıyor ama Ağustos ayı için bileti Nisan’da da alsan pahalı anacım. Bu arada bu fiyatlar 2017 fiyatarıdır.

Feribot biletini ise http://www.yesilmarmarislines.com/tr/ internet sitesinden 70 Euro’ya satın aldık. O da 10 Nisan 2017 kuru ile toplamda  276 TL civarına denk geldi. Bizim gidişimiz sabah 9:15’te, dönüşümüz ise saat 17:00’de. Sefer günleri ve saatleri için burayı tıklayabilirsiniz. Yolculuk bir saat sürüyor. Bir saat öncesinde feribot iskelesinde olmanız gerekiyor.

Böylece arkadaşlar toplamda 476 TL’ye ben ise 611 TL’ye  Rodos’a gidiş-gelişimizi ayarlamış olduk. Uçakla Yunanistan aktarmalı gitseydik bu rakam 800 TL üzerinde olacaktı.  

Özetle, Pegasus ile uçar, Sabiha’dan geçer ve Marmaris’te bir gece konaklayıp feribota binerseniz, uçak biletiniz (200 TL), Dalaman-Marmaris Havaş ile transferiniz (17,5 TL), Marmaris’te bir gece konaklamanız (kişi başı 90 TL), ve Rodos’a geçişiniz (70 Euro – 276 TL), toplamda, 600 civarına denk gelir. Benim gibi Atatürk’ten THY ile gitmeyi tercih ederseniz de 730 TL civarına denk gelecektir. 

Shengen dert değil, aktarmalı da olsa, Rodos’a uçakla gitmeyi tercih ederim derseniz, Atina veya Selanik üzerinden Rodos’a geçebilirsiniz. Şu an Skyscanner ile arattığımda en ucuz teklif 751 TL, ama gün kaybınız oluyor ve yolculuk yaklaşık 25 saat sürüyor. En hızlı teklif ise THY ile 938 TL (gidiş 3,5 saat, dönüş 5 saat).

Biz kapıda vize olayıyla uğraşmak yerine Shengen almayı tercih ettik. Çünkü en az bir aylık bir Shengen alırsınız ve Shengeniniz ile başka tatil planlarını da aradan çıkartabilirsiniz. 

İlginizi çekebilecek diğer yazılarım:
Rodos Güncesi: Rodos’ta Nasıl Evlenir?

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 3. GÜN DEVAM

kavala-kahve-keyfi

YEL DEĞİRMENLERİNDE KÖPEKLERE YEM OLMAK

Dolaşa dolaşa giderken bir de bakıyorum ki, Foça’nın meşhur Yeldeğirmenleri’ne gelmişim. E buraya kadar gelmişken ona da tırmanayım deyip tabana kuvvet diyorum. Tepeye vardığımda uzaktan havlamalar duyuluyor. Bir anda havlayarak bana hızla koşan üç dört köpek görüyorum. Etrafta kimsecikler yok, bir başımayım ve kurda kuşa yem olmak üzereyim. 

 

O kısacık anda, “Isırdıklarında çok canım acıyacak mı?” diye düşünüyorum. Ölürken insanın hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçer derlerdi, ölümle burun buruna geldiğimde, benim aklımdan geçen tek şey ise “çok acıyacak mı?” oluyor.

Ama kaçmıyorum. Kaçarsam kurtuluşum yok, zaten yakalarlar. Hayatımda hiç sahip olmadığım bir cesaret geliveriyor üstüme. Olduğum yerde durup,  bir adım bile geri gitmeden köpeklere hoştluyorum. Sağ olsun Köpeklere Fısıldayan Adam. Köpekler bir anda donakalıyor. Bir yandan da hırlamaya devam ediyorlar. Biraz daha hoştluyorum ve yavaşça yengeç yengeç uzaklaşıyorum. 

  

GOLDIE, CEM YILMAZ VE KAVALA’DA GÜN BATIMI

Aşağı indiğimde hala dizlerim titriyor. Morale ihtiyacım var. Sabah Lola’nın ilerisinde gördüğüm sarı şemsiyeli, erguvanlı, beyaz masalı kafeyi denemek istiyorum. Doğru karar. Çok kibar bir beyefendi bana yer gösteriyor.

Mekanın adı Kavala Kafe, adı üstünde kavala kurabiyeleri ile meşhur. Kenarda maskotları Goldie kendini sevdirmek için bana havlamaya başlıyor. Henüz yeni köpek saldırısına uğramış biri olduğumu unutup onu mıncırıyorum. “Pati ver” diyorum, atıveriyor patisini elime. Kafasını okşuyorum. Bir daha pati atıyor. Tekrar okşa diye. 

 

 

 

 
Kavala Kafe’nin kütüphanesinden kendime bir kitap seçiyorum. Ölümden yeni dönmüş biri olarak azıcık morale ihtiyacım var. Cem Yılmaz’ın karikatür kitabı imdadıma yetişiyor. Gün batmaya başlarken, elimde Cem Yılmaz karikatürleri, yanımda Goldie, önümde manzara kendimden geçiyorum.
 

 

 

 

 

BİR GARİP DOMUZCUK HİKAYESİ

 
Foça’nın rüzgarı ciğerime ciğerime işlemeye başlayınca, Kavala Kafe’den kalma vaktinin geldiğini anlıyorum. Zaten arkadaşımla yemek için buluşacağım. Bu kez farklı bir yer deneyip, soluğu Gramafon Kafe’de alıyoruz. Menümüzde bira, patates ve patatesli gözleme var. Ve arkadan gelen hoş müzikler.
 

 

 

Geceyi tamamlayıp yola düştüğümüzde bizi tatsız bir sürpriz bekliyor. Yolda bir anda karşımıza bir yaban domuzu fırlıyor ve çarpıyoruz. Direksiyonun başındaki arkadaşım hız kesmeden yola devam ediyor. Şok içinde. Ben ise dur bakalım yaşıyor mu diye yalvarıyorum. “Olmaz, onlar sürü halinde dolaşır, bize de saldırırlar ve muhtemelen arabanın önü şu an haşat oldu diyor”. 

Polisi arayıp durumu anlatıyorum. “Sizde hasar var mı” diye soruyor. “Bilmiyoruz” diyorum. Güvenli bir yerde duruyoruz. Arkadaşım haklı çıkıyor. Domuza çarptığımız sol tampon boydan boya kopuk bir deri gibi sallanıyor.  Tadımız kaçıyor. Arkadaşım hâlâ şokta. Yaban domuzlarının insanları öldürebileceğini söylüyor. “Ölebilirdik” diyor. Bense acaba biz onu öldürdük mü diye düşünmeden edemiyorum. Acaba polis onu bulacak mı, tedavi ettirecek mi? Sanmam.

 

Domuzcuk öldü mü ölmedi mi diye üzülürken, bir günde iki kez ölümden döndüğümü fark ediyorum o an. “Evrenin bunun için geçerli bir nedeni olsa gerek” diyor içimdeki ego. Hayat ne kadar ince bir pamuk ipliğine bağlı aslında ve o ipin ne zaman nerede nasıl kopacağı hiç belli olmuyor. Daha görecek günlerimiz varmış ki şimdilik ipimiz bir saç teli kadar ince ama sağlam.

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 3. GÜN ITIR VS HEDİYELİKÇİ KADIN

mico-kahvalti

Üçüncü gün Soline ile Lola Otel önünde buluşmaya karar veriyoruz ama ben erken varmış olacağım ki ne gelen var ne giden. Kahvaltı yapmadığımı hatırlayıp soluğu yine Miço’da alıyorum.

 

Güleç yüzlü bir hanım karşılıyor beni. Adı Itır’mış. İstanbul’daki hayatını bırakıp burada yeni bir hayat kurmuş kendine. Miço arkadaşının yeri. Arkadaşı onu da yanına almış ve böylece Itır’ın Foça hayatı başlamış. Bir kedisi var (belki de birkaç tane), adı Osman. Sokak kedilerinden dayak yemiş, yanağı iltihaplanmış, yan masada onu anlatıyor.

 

Itır Abla önce bana mükellef bir kahvaltı hazırlıyor. Sonra kendini anlatıyor. “Foça insanın kendini keşfettiği bir yer, kendini bulduğun bir yer. İstanbul insanın kendini keşfetmesini imkansız kılıyor” diyor. Düşünüyorum, tam da Foça’ya yerleşmeyi düşünürken bu sözler tesadüf olabilir mi?

 

Soline ile Lola’nın önündeki plajda buluşuyoruz. O suyun soğukluğuna aldırmayıp tekrar denize giriyor, ben ise denize parmağımı sokamadığımdan, sahilde yanmaktan kızarmış tavuğa dönüyorum.

Hayattan bahsediyoruz, evrenden, hedeflerimizden, yapacaklarımızdan. 80 sayfa yazıp bıraktığım bir kitap taslağım olduğunu söylüyorum Soline’e, ama devamını getiremediğimi. İnsanın kendisini yazması kolay da, bir karakter yaratıp o karakterin nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını, ne tepki vereceğini tahmin etmek çok yorucu ve zor diyorum.

 

Soline ise bana müthiş birkaç tavsiye veriyor. “Önce kendini anlattığın kısımları yaz bitir, sonra diğer karakterlere yavaş yavaş yoğunlaş” diyor, “Yaparbilisen de arada yaratıcı drama kurslarına katıl. Karakter gelişimine çok faydası var.”

 

Soline’in karşıma çıkmasının belki de nedeni buydu diye düşünüyorum, çünkü söyledikleri benim hiç aklıma gelmemişti. Ben çoktan pes etmiş, kitabı da rafa kaldırmıştım.

Soline’in birkaç saat sonra ayrılması gerek. Birkaç hatıralık eşya almak istiyor. Hemen merkezdeki dükkana giriyoruz. İçerideki hanım pek suratsız. Soline ise pek kararsız. Soline bir şeyleri alıp fiyatını sorup, kasaya götürüp geri getirdikçe, dükkan sahibi de giderek sabırsızlaşıyor. Soline bir iki hediyeyi almaktan vazgeçiyor, çünkü kadın hiç indirim yapmamaya kararlı. Bir ip bileklik bile 10-15 TL. Soline’in kararsızlığı sürerken, kadının sesini duyuyorum. “Oyun oynuyor bunlar”.

 

“Anlamadım” diyorum. 

 

“Bakarsın fiyatına, alacağını alırsın, bir onu alıyorsunuz bir bunu alıyorsunuz, senet imzalamaya çalışıyorum burada” diye bağırıyor bize.

 

Soline üzgün. “O kadar kızdırdıysam hepsini alayım, sorun değil, şimdi bu eşyalar negatif enerji ile doldu” diyor. “O zaman hepsini bırak”, diyip onu uzaklaştırıyorum.  Üzülüyorum çünkü içeride çok güzel hediyelikler vardı. Ama kadının yüzü sirke satıyordu işte. Bilemiyorum belki de stresli bir anına denk geldik. Belki de normalde çok sabırlıydı da bize öyle denk geldi. Yine de siz şu aşağıdaki dükkana uğrarsanız, aman çok fiyat sormayın, alacaklarınızı alıp çıkın:)

Buradan mümkünse hızlı alışveriş ediyorsunuz, yoksa paparayı yiyorsunuz:)
Soline ile hemen bu dükkanın yanındaki gümüşçüde çok güzel takılar ve magnetler buluyoruz. Sonra meydandaki butikte inanılmaz güzel sandaletler, şallar keşfediyoruz. 
Soline ile vedalaştıktan sonra bir süre boşluk yaşıyorum. Bazı insanlar iki günde ne çok doldurabiliyor insanın kalbini. Bir daha görüşür müyüz, şaibeli. Öyle hızlı ayrılıyoruz ki, fotoğraf çekmeye bile vaktimiz olmuyor. Ama şimdiden özlüyorum onu.
Onsuz kalınca, Foça’nın arka sokaklarını dolaşmaya karar veriyorum. Şemsiye enstalasyonlu sokağı bitirip Sanatçılar Sokağı’nı gezip Foça’nın bütün arka sokaklarını fotoğraflıyorum. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

Yol üzerinde bir ara tekrar sahile çıkıp bu kez Bal&Do Rumelili Arif Usta dondurmacısını deniyorum. Bu kez menüden Keçiboynuzlu dondurma var. Sakız Dondurma’nın dondurmasından çok daha farklı bir tadı var. Daha bir Maraş dondurması tadında.  Stilleri farklı ama ikisinin dondurması da ayrı güzel bence. 

Elimde dondurma, arka sokakları dolaşmaya devam ediyorum, ama gerisi bir sonraki yazıda:)

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 2. GÜN: SOLINE ve MAKEDON DONDURMACI

eski-foca-lola-otel

Bir önceki gün evrenin dediklerine kulak asmayan ben, ikinci güne uyandığımda, bu kez evrenin karşıma çıkardığı fırsatları kabul edeceğime dair kendime söz veriyorum. Havanın bulutlu olmasını fırsat bilip ilk önce kendimi Kozbeyli Köyü’ne atıyorum. Kozbeyli 500 yıllık bir geçmişe sahip, taşı toprağı ilmik ilmik tarih dokunmuş bir köy. Yerel halk buraya genelde kahvaltısı, dibek kahvesi, organik zeytinyağı, reçelleri ve sebze meyvesi için uğruyor. Ben de adeti bozmuyor ve kendime güzel bir kahvaltı ısmarlıyorum. (Kozbeyli Gezi’min tamamı için tıklayın.)

 

 
 
 

Kozbeyli Köyü’nden otobüse binip Eski Foça’ya geçiyorum Otobüs’te Lübnanlı bir kızla tanışıyorum. Adı Soline. Yaşlılara dans terapisi eğitimi için üç ayda bir İzmir’e geliyor. Otobüs merkeze geldiğinde birlikte gezmeye karar veriyoruz.

Foça’nın sandallara nazır dizilmiş kıpır kıpır restoranlarını geçip, renkli taş evleriyle bezeli sokaklarını adımlamaya başlıyoruz.  Bu kıyı boyunca yürürken, gözümüzü bebe mavisi panjurlu taş evden alamıyoruz.

Burası Lola Otel. Sanırım benim için Foça’nın en güzel binası. Lola Otel’in karşısındaki sahile seriliyoruz Soline ile, denizin ve güneşin tadını çıkarıyoruz. Poz poz fotoğraflar çekiyoruz. Sonra Foça’nın en iyi balık restoranlarından biri olarak bilinen Fokai Restoran’da soluğu alıp birbirinden leziz mezelerin tadına bakıyoruz. Onu akşamüstü otobüsüne yetiştirirken, ertesi gün tekrar buluşmak üzere sözleşiyoruz. 

 

 

 

Ben bu sefer tek başıma yine Lola’ya doğru yürümeye başlıyorum. Pazar günü önünde devasa bir kuyruk olan dondurmacıyı sıfır kuyrukla görünce, önünde bir mola vermeye karar veriyorum. Balkabaklı, sakızlı, tahinli, yabanmersinli dondurmamın ardından tekrar sahilin yolunu tutuyorum. 

 

 Akşam güneşini Eski Foça Merkez’de bulunan Miço’da güneş sarısı bir bira ile batırmaya karar veriyorum.  Deniz temalı dekorasyonu, sörf tahtası şeklindeki masası ve kedileri ile beni kendine âşık eden bir mekan burası. Kendime şöyle soğuk bir bira söyleyip müziğin tadını çıkarıyorum.

 

 

 

 

Birkaç saat sonra  arkadaşım geliyor ve onunla yeniden Fokai Restoran’a gidip akşam yemeğimizi yiyoruz. Arkadaşım burayı fazlaca abartılmış ve pahalı buluyor. İki kişi ödediğimiz hesap 125 tl ve bu hesapta ana yemek yok. Galiba haklı. Azıcık kazıklanmış olabiliriz.

 

Ama ne garip değil mi? Bir kişiyle çok eğlendiğin keyif aldığın yerde, bir başka kişiyle bambaşka bir deneyim yaşıyorsun. Oysa mekan aynı, yemekler aynı, fiyatlar aynı. Belki de biziz o anı, o yeri, o atmosferi keyifli ya da keyifsiz kılan.



Onu da aynı dondurmacıya götürüyorum. Balkabaklı dondurmayı tattırmak için. Dondurmacı amca üzgün. Bakın, okur musunuz şunu diye telefonunu arkadaşıma uzatıyor. Sesi ağlamaklı. Olayı tam anlamıyoruz, ama sanırım kuyruk beklemek istemeyen bir müşteriye  sırasını beklemesini söylediği için, müşteri internette onu eleştiri yağmuruna tutmuş.
“E ben mi haksızım” diye ağlamaklı veryansın ediyor amca Trakya şivesiyle. Aslen Makedonlar ve her yaz Çorlu’dan buraya dondurmacıyı açmaya geliyorlar. “Üzülmeyin” diyoruz, “herkesi memnun edemezsiniz ki”.  
Dondurmamız bittiğinde amcaya bir göz atıyoruz. Hâlâ telefon elinde, eleştiriye bakıyor. Bazen bizim bir anlık sinirle yazdıklarımızın karşı tarafı nasıl yaralayabildiğini o an anlıyorum. Üzülüyorum. Çünkü benim de bir anlık sinirle bütün öfkemi internete kustuğum olmuştur. Sosyal medyayı kullanırken, yazdığımız kelimelerin bir yerlerde birilerini üzebileceğini de düşünmeliyiz sanırım. 
 

Yine de dondurmanın tadı damağımızda mutluyuz. Foça’nın lacivert gecesine, lacivert denizine yarın tekrar görüşmek üzere diyoruz.

 

 

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ – 1. GÜN OTOBÜSTEKİ KADIN VE AKIŞA KENDİNİ BIRAKMAK

Foça  uzun bir süredir aklımdaydı. Bozkır tepelerin lacivert denizle buluştuğu, minik balıkçı kayıklarıyla süslü, küçük Ege kasabası ne zamandır hayalimdeydi. Bir arkadaşımın arkadaşının Foça’daki evinin 10 günlüğüne boşalacağını duyunca, topladım valizi geldim.

 
Otobüsten indiğimde güneş, lacivert denizi altın rengine boyamış, o altın sarısı yerini kızgın alev rengine bırakmak üzere. Biraz sonra koca deniz alev alev yanmaya başlıyor sanki. Kalacağım evi buluyorum. Bir artı bir ufacık tefecik mütevazi bir ev. Salon bir balkona açılıyor, balkon ise Foça’nın eşsiz bir koyuna. Balkondaki  kanepeye uzanıp hiçbir şey yapmadan yalnızca güneşi izliyorum, kıyıya vuran dalgaların kırlangıç seslerine karışmasını dinliyorum.
 

OTOBÜSTEKİ KADIN VE AKIŞA KENDİNİ BIRAKMAK

Buradaki ilk sabahımda erkenden kalkıp kendimi Eski Foça’ya atıyorum Hiçbir planım yok. Evren yapsın planı istiyorum. Yapıyor da. Otobüste yan koltukta oturan teyze beni kaldıkları kamp alanına davet ediyor. Emekli olduktan sonra kendilerine bir karavan alıp karavanda yaşamaya başlamışlar. Herkesin kurduğu o düşü gerçekleştirip, uzun süre karavanlarıyla gezip tozduktan sonra, artık karavanlı yerleşik hayata geçmişler, bu geçişi de Foça’da taçlandırmışlar.

Pazar günü Foça çok kalabalık olur, gel seni bize götüreyim” diye iki kez teklif ediyor. Bir yanım nasıl da karavan hayatını görmek istiyor, diğer yanım bir an önce Foça merkezi görmek için çırpınıyor.

Kadının davetini nazikçe reddedip, otobüsten iniyorum.  Ama asıl meydanı kaçırıp, başka bir yola sapınca, bilmeden Foça’nın arka cephesini gezmeye başlıyorum. 

 
Foça yeşil bir sahil beldesi değil. Daha çok bozkırın ortasına kondurulmuş lacivert bir deniz gibi. Hava berrak, su mis, denizin tuzu rüzgarla dudaklarıma geliyor. Bir yere ilk kez adım atmanın heyecanıyla doluyum. Ama yanlış günde gelmiş olmanın ve evrenin sesini dinlememiş olmanın cezasını çekiyorum. Peşime iki erkek takılıyor ve kurtulmak mümkün olmayınca, tebdil-i mekanda ferahlık vardır deyip hemen hızlıca nereye gidebilirim diye araştırmaya başlıyorum:) Denizin tuzu hâlâ dudaklarımda iken, bedeni de denizle buluşturmalı deyip, bir koşu Hanedan Beach Club’ın yoluna düşüyorum. 

Yolu bilmediğimden taksi çağırıyorum. Taksi ana meydandan geçerken, üzerinde Hanedan yazan bir tabela ve bir dizi mavi minibüs görüyorum.  Taksiciye “Hanedan’a buradan minibüs kalkıyor galiba” diye soruyorum. Taksici, “Yok abla, reklam tabelasıdır o” diyor🙂 İstanbulluyuz, yeme bizi kardeşim demiyorum:)

Foça’ya geliş amacım biraz da kasabayı tanımak ve belki de burada temelli yerleşme kararı almaktı. Ne yalan söyleyeyim, ne zamandır hayalini kurduğum kasabadaki ilk günümün böyle geçmesini hiç hayal etmemiştim. Hayalimdeki ilk günüm, sahilde, püfür püfür esen rüzgara nazır, eteklerim uçuşa uçuşa özgürce yürümek, denizin mavisine kavuştuğum için şükür minnet içinde güzel bir yerde oturup denizle göğün birleştiği ufku doyasıya seyretmekti.

Oysa ilk günüm totomu kurtarmaya çalışmakla geçmiş gibi hissediyorum. Lakin bazı günler böyle geçer işte. Belki de bir yere ilk kez gelmenin verdiği tedirginlikle, kendi korkularımız, çekingenliğimiz ile böyle olayları kendimize biz çekiyoruz. O yüzden bir yerdeki ilk günde her zamankinden daha olumlu olmalı ve o yere birden fazla şans vermeli. İlk izlenimler her zaman doğru değildir çünkü.
 

 

 

 HANEDAN BEACH CLUB

Bir de ne demiştik, tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Hanedan’dan içeri girer girmez modum değişiyor. Hanedan upuzun bir sahile sahip epey büyük bir işletme. Gelen kitle ortaya karışık. Aile çoğunlukta. Bir fabrika, çalışanlarını motivasyon gezisine getirmiş. Kurumsal şirketlerin de tercihi olduğu için haliyle daha güvenli.

 

Gün yavaş yavaş batarken, ben de artık yola düşüyorum. Hanedan’dan dönüşte şu sabah gördüğüm mavi minibüsleri buluyorum. Her 10-15 dakikada bir kalkıyormuş ve ücret sadece 2 TL. Ben ise taksiciye 20 TL kaptırdım. Yani Hanedan Beach Club’a gidecekseniz, kesinlikle meydandaki minibüsleri kullanın:)

 

 

 ESKİ FOÇA

Ve nihayet gerçek Foça ile tanışma zamanı… Akşam Eski Foça merkeze bir kez daha şans veriyorum.  Bu kez asıl gezmem gereken yeri şıp diye buluyorum. Bir anda kendimi siz deyin Havana’da ben diyeyim Marsilya kıyılarında buluveriyorum. Yol boyu renkli panjurları, begonvilleri ile birbirinden güzel taş evler, kıyı boyunca güneşlenen, denize giren insanlar… Sabah o kafile halinde gezen, laf atıp duran kalabalık azalmış, Foça yerlisine kalmış ve ağız tadı ile gezilebilir bir hal almış.  
 

 

 

Tadımlık bir gezinti oluyor. Bir yandan da düşünmeden edemiyorum. Sabah otobüsteki kadınla o kamp alanına gitseydim, nasıl bir gün geçirecektim? Bu ilk günüm pek güzel geçmedi çünkü. Kim bilir bana ne güzel gezi hikayeleri anlatacaktı. Muhtemelen güzel bir plajda günü güzel insanlarla geçirmiş  olacaktım. Foça’nın bendeki ilk izlenimi çok daha iyi olacaktı.  Kısmet yarına diyorum. Yarın güzel bir gün olacak. Yarın evrene kulak vereceğim.

 
GenelİzmirTürkiye

Kozbeyli Köyü, Foça

kozbeyli-bizim-bahce

Kozbeyli, Yeni Foça civarında eski Rum evleriyle, kahvaltısıyla ve dibek kahvesiyle meşhur, önü deniz manzarası, arkası orman, şirin mi şirin bir Ege köyü. Dile kolay 500 yıllık bir geçmişe sahip.  Bugün köyü güzel kılan Rum evlerden olayı, eski bir Rum köyü olduğu düşünülebilir, ama Kozbeyli Köyü, Türkler tarafından kurulmuş.  

Tarihi Saruhanoğulları’na kadar uzanan Kozbeyli Köyü’nün Kuzubey isimli bir derebeyi tarafından 500 yıl kadar önce kurulduğu sanılıyor. Osmanlı zamanında burası iki Türk bir Rum mahallesinden oluşuyormuş.  Mübadeleden sonra ise köyde yaşayan Rumlar, Yunanistan’a gönderilirken, Rumeli, Selanik ve Midilli’de yaşayan Türkler ise onların yerine yerleştirilmiş.  

Otobüsten indiğimde eski bir köy meydanı beni karşılıyor. Hemen önümde cağ kebabı ve dibek kahvesi satan bir işletme duruyor. Yol bir sağa bir sola ayrılıyor. Sağ tarafta epey otantik ama bir o kadar da turistik görünümlü birkaç işletme var. Böyle yerler niyeyse beni cezbetmiyor. Pek yüz vermeden geçiyorum. Sonradan bu yazıyı hazırlarken öğreniyorum ki, o yüz vermediğim Şakir’in Dibek Kahvesi’nde kahve 100 yıllık bir dibekte öğütülerek sunuluyor.

 Sağdaki yolu takip edip, köyün içlerine doğru dolaşmaya başlıyorum. Meydandaki turistik işletmeleri geçince, köylülerin hâlâ içlerinde yaşadığı evlerin arasında, taş kaplı yollarda, Ege güneşi altında yürümeye başlıyorum. Güneş omuzlarımı kavuruyor. Eski taş evlerin kimisi restore edilmiş, panjurları boyanmış, dim dik, pırıl pırıl yükseliyor, Kozbeyli Köyü’nün bebek mavisi göğüne doğru. Kimisi ise yıkık dökük viran kimsesiz kalmış. Kemikleri toprakta yavaş yavaş eriyen ölüler gibi serilmişler yere. Ama bu yıkık dökük olan evler, köyü gezerken ara ara gördüğüm beton nakli yapılmış Frankestein evler kadar üzmüyor beni. Bağırlarına taş basmış, beton uzantılı, yamalı bohça misali bu evler, sessiz bir çığlık içindeler sanki.     

 

Yolda muazzam bir amca ile karşılıyorum. Bence Foça’nın en güzel evinde oturuyor. Amca adeta yürüyen bir kütüphane. Başlıyor Foça tarihini anlatmaya. İon’lardan giriyor Saruhanlılar’dan çıkıyor. “Arkeolog musunuz” diye soruyorum. “Hayır, marangozum”, diyor. Kültürün meslekle okulla ilişkisi yok hakikaten. 

 

 

Köyün en tepesine kadar çıktığımda, ufacık mini minnak bir kaplumbağa yavrusuna rastlıyorum. Yavru hayvan görmüş İstanbullu görgüsüzlüğü ile miniği yerden kapınca, zavallıcığın yüreğine indirdiğimden, o da çişini bir güzel benim elime boca ediyor. Ufacık bir kaplumbağa yavrusunda nasıl bir mesane olduğunu bugün öğreniyorum. Avuç içi kadar kaplumbağa bir at gibi işiyor elime.

 

Elim hâlâ kaplumbağa çişi ile yanarken, bu kadar börtü böcek yeter bana diyerek, meydana doğru aşağıya inmeye başlıyorum. Üzerinde “Kozbeyli Çapkınoğlu Konağı ve Meyhanesi” levhası bulunan, restore edilmiş bir meyhaneye rastlıyorum. Çapkınoğlu adında bir Rum’un 1878 yılında yaptırdığı bu meyhanede şimdi Foça karasını yudumlamak vardı, ama nafile, vakit henüz çok erken ve meyhane de kapı duvar zaten. 

 

 

 

Meydana doğru inmeye devam ederken, bir levhada Kozbeyli Bizim Bahçe levhasını görüyorum. Levha toprak bir yolun başında, yol ise az ileride ağaçların arasında kayboluveriyor.  İçimdeki sese kulak verip toprak yolda ilerlemeye başlıyorum.
Kozbeyli Bizim Bahçe, kocaman bir bahçesi, bahçesinde salıncakları olan şirin mi şirin bir işletme olarak karşıma çıkıyor. Ege güneşinin kavurduğu omuzlarım, ağaçların gölgesinde biraz huzur buluyor. Ormanın, kuş seslerinin, tavuk gıdaklamalarının, ağaç hışırtılarının arasında güzel bir kahvaltı söylüyorum kendime.
 

Kahvaltı mütevazi, ama her şey leziz. Yumurtalar bahçeden, reçeller organik.  Bizim Bahçe’ye içim ısınıyor. Seviyorum burayı. Tek kötü yanı, sandalyelerinin plastik olması.

 

 

 

 

 

Köy meydanına geri indiğimde, otobüsü beklerken, kendime bir de dibek kahvesi söyleyeyim istiyorum. Kebapçıdaki amca gel bizde otur bekle diyor, kahvemi de o ısmarlıyor. Kızıyla birlikte meydandaki kebapçıyı işletiyor. Aslında Erzurumlular, ama Kozbeyli Köyü’nde yaşıyorlar. Koyu bir muhabbete dalıyoruz, ama yol uzun, amca ile kızına veda edip, Eski Foça merkeze doğru yola çıkıyorum. Kozbeyli’ye yolunuz düşerse, amcaya benden selam iletin.