Günlük

GenelGünlükTaylandYol Anıları

BANGKOK PAZARLARI

Bangkok’ta ikinci günüm. Günlerden Pazar. Kendime zor bir hedef belirledim. Bugün Bangkok Pazarları günü. Bangkok’un üç ünlü pazarını bir günde gezmeyi hedefliyorum. Peki bir pazar gününe üç pazar sığdırabilecek miyim? Hadi görelim.

Bangkok’un olmazsa olmazlarıdır pazarlar. Gidip görebileceğiniz bir sürü pazar var. Yüzeni yüzmeyeni, yakını uzağı, seçim size kalmış. Bangkok Pazarları arasından kendimce en güzel ve gitmeye değer bulduğum üçünü seçtim ve yine kendimce muhteşem bir planlama ile bir güne sığdırmaya çalıştım.

Bangkok Pazarları arasında ilk durağım Bangkok’un en ünlü ve en turistik yüzen pazarı Damnoen Saduak. Ardından içinden tren geçen pazar olarak bilinen Maeklong Railway Market (Maeklong Demiryolu Pazarı) ve Asya’nın Venedik’i diyebileceğim Amphawa yüzen pazarına uğrayacağım. İşte size bir günde gezdiğim Bangkok Pazarları:

DAMNOEN SADUAK PAZARI

Pazar Saatleri:

Damnoen Saduak yüzen pazarı saat 07:00 -11:00 arasında açık. Bir blogger’a yaraşır şekilde önceden yaptığım uzuuun ve meşakkatli araştırmalar sonucu, buraya  sabahın erken saatlerinde gitmem gerektiğini öğrenince, sabahın beşinde mahmur gözlerle kalkıp yollara düşüyorum.

Ulaşım:

Tur almadan gidecekseniz, pazara Southern Bus Terminal‘den (Güney Otobüs Terminali) kalkan minivanlar ile gidilebiliyor. Otelim Khao San’da olduğundan, önce taksiyle Southern Bus Terminal‘e, oradan da minivanla Damnoen Saduak Yüzen Pazarı‘na geçeceğim.

Tur Fiyatı ve Tek Başına Gidiş Fiyatı

Tur fiyatları 600 baht -1000 baht civarı olduğu için bu turu kendim yapmaya karar veriyorum. Planlarıma göre kendim gidersem, bu turu en fazla 200-300 bahta tamamlayabilirim. Ama tursuz gitmemin nedeni sadece cimriliğim değil. Blogger insan azıcık araştırmacı olur, insanlara bir faydası dokunur kabilinden,  tursuz gidilirse,neler olacağını görüp, insanları bilgilendirmek istediğimden kendimi feda ediyorum:)

Taksi ücreti bana 65 bahta geliyor. Yani yalnızca 7-8 tl. Southern Bus Terminal‘inde ise minivanı bulmam çok kolay oluyor. İnsanlar hemen sizi yönlendiriyor. Minivan ise 80 baht. Yani sadece 10 Tl (2017 Şubat kuru ile).  Yaklaşık 1-1,5 saatlik yarı uykulu yarı uyanık bir yolculuktan sonra nihayet minivan beni Damnoen Saduak Yüzen Pazarı’nın girişinde indiriyor. Vay be diyorum, kolaymış. Tura mura gerek yokmuş. Ama bir tuhaflık var. Burada benden başka kimsecikler yok. İnler ve cinler çift kale maç yapıyor.

Şöyle bir yerde indirildim. E hani pazar?

Sandal Kiralama

Hemen girişte bir kadın yakama yapışıp sandal kiralamamı istiyor. Sandalsız yüzen pazarı gezemeyeceğimi ve ondan sandal kiralamam gerektiğini söylüyor. Dur be teyze, ya bismillah, bir etrafı göreyim diyorum ama kadın kene gibi. Kurtul kurtulabilirsen.

Rıhtım gibi bir yerdeyim. On metrelik bir platform burası. Önünde dizi dizi sandallar var. Onlardan birini kiralayıp kanallarda gezmek gerekiyor. Burası benim fotoğraflarda gördüğüm yüzen pazar manzarasına hiç benzemiyor.  Büyük ihtimal minibüs beni kendi anlaştığı bir acentenin girişinde bıraktı diye düşünüyorum. Pazar girişi böyle bir yer olamaz çünkü, ama yapabileceğim bir şey de yok pek. Mecbur burada kadınla anlaşıp, pazarı o şekilde gezeceğim.

Kadın sandal turu için benden 2000 baht istiyor. İçimden bir “çüüüş” diyorum.  Niye? Çünkü ben ulvi bloggerlık görevi ile yaptığım araştırmalar neticesinde o sandalların kişi başı 50-100 baht arasına kiralandığını biliyorum. Üzerimde zaten o kadar para yok. Kadına cebimde para olmadığını gösterip indirim yapması için ısrar ediyorum. Ama kadın Nuh diyor, peygamber demiyor ve 500 bahttan daha aşağı inmiyor.

Ben gidiş geliş ücretlerimi hesaplayıp yanıma sınırlı miktarda para aldığım için, söylediği parayı verince bana geriye çok az para kalıyor. Ama başka da çarem yok. Tek olduğum için sandal ücretini paylaşabileceğim kimse de yok. Keşke tur alsaydım dediğim anlardan biri oluyor bu, çünkü bu gezi bana toplamda turdan pahalıya geliyor. Sonradan öğreniyorum ki, bazılarına bu sandalları 3000 bahta bile kiraya vermişler. Ben yine şanslıyım. 500 baht ile kurtardım.

Pazarın Genel Görünümü

Sandala atlayıp kanallarda gezintiye çıkıyoruz. Daracık kanallarda, yemyeşil sular üzerinde renkli sandallar, renkli evler eşliğinde ilerliyoruz. Kanalların kenarlarında hediyelik eşyalar satan tezgahlar kurulmuş. Sandallarda ara ara yanımızdan yiyecek içecek satan kayıklar geçiyor.

Lakin vakit pek erken ve bu tezgahların çoğu kapalı ya da yeni yeni açılıyor. Kanalda yiyecek satan kayıklar da tek tük geçiyor. Ama fotoğraflarda gördüğüm o rengarenk, cıvıl cıvıl yüzen pazar manzarası hak getire. Tam bir hayal kırıklığı, çünkü sanırım fazla erken geldim. Daha pazarcılar bile pazara gelmemişken, yolcu, pazar geziyor!

Buraya asıl geliş amacım fotoğraf çekimi olduğu için, erken saatte gelmek benim için büyük bir hata oluyor. Çekebileceğim insan sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Kendimi epey pahalı bir sandal turu yapmış gibi hissediyorum, ama o kadar.

Sandalcı beni bir ara fotoğraf molası diye Hindistan cevizi şekeri yapılan bir atölyede indiriyor. İçeride bambudan yapılmış lambalar ve birkaç turistik ıvır zıvır dışında bir şey yok. Köşede bir amca, fokur fokur kaynayan bir kazanın önünde duruyor. Yandaki ocağa attığı odunlarla, bu kazanlar kaynıyor ve ortaya Hindistan cevizi şekerlemesi çıkıyor. Açıkçası bana tek ilginç gelen yer de burası oluyor. Amca bana kendi yaptığı hindistan cevizi şekerlemesinden ikram ediyor. Tadı fena değil.

Pazar Hakkındaki Görüşüm

Damnoen Saduak benim en merakla beklediğim pazardı ama buradan biraz tatminsiz bir şekilde ayrılıyorum. Aslında yemyeşil rengarenk çok güzel bir pazar ama buraya daha geç gelmeli ya da tur ile gelmeliymişim. Sabahın 7’sinde burada olmak yerine, 9-10 gibi gelseydim, sanırım çok daha renkli ve hareketli bir yüzen pazar deneyimi yaşayabilirdim. (Size önerim buraya kesinlikle turla gelmeniz.)

MAEKLONG RAILWAY MARKET

Bangkok Pazarları turumda sırada içinden tren geçen pazar Maeklong Railway Market var. Bu tren resmen hayallerimi süsledi bir sene boyunca. Hep fotoğraflarda ya da videolarda gördüğüm o turuncu treni nihayet kendi gözlerimle göreceğim için heyecandan ölüyorum!

Damnoen’den Maeklong’a Ulaşım

Damnoen Saduak girişinden Maeklong Railway Market‘e kalkan tuktuklar olduğunu okumuştum, ama ortada tuk tuk falan göremiyorum. Girişteki bir kadın, Maeklong Railway Market‘a gitmek için benden 100 baht (12-13 tl) istiyor. Bence pahalı.

Biraz yürüyüp etrafa soruşturmaya karar veriyorum. Yol üzerinde karşılaştığım bir kadın ve dükkan sahipleri bana yardımcı oluyor. Kendi tanıdıkları bir minibüsçüyü arayıp beni almasını söylüyorlar. Fiyat sadece 20 baht (2-3 TL). Yolun karşısına geçip bekle diyorlar. 20 dk sonra ne gelen var ne giden, ama içimden bir ses bu insanlara güvenebileceğimi söylediği için yerimden kıpırdamadan bekliyorum. 20 dk’nın sonunda gerçekten de bir minibüs gelip beni sadece 20 bahta Maeklong Railway Market‘a götürüyor.

Pazarın Genel Görünümü

Maeklong Railway Market‘a geldiğimde beni direkt tren rayları karşılıyor. Tren raylarını izlediğimde, rayların iki kenarına sıra sıra dizilmiş pazarcıları ve ünlü pazarı görüyorum. İçinden tren geçmese, bildiğin bir semt pazarından farksız aslında.

İçeriye girdiğiniz anda, kesif bir koku yüzünüze vuruyor. Bizdeki semt pazarlarından farkı, işte tam da bu koku. Çürümüş et gibi kokan bir pazar burası. Bir süre sonra burnum kokuya alışınca, etrafı gözlemliyorum. İki sıra halinde dizilmiş satıcıların hepsi tam fotoğraflık. Ama satıcıların bir kısmı, sürekli fotoğraflanmaktan bıkmış ve suratsız görünüyor. Bir kısmı ise son derece şeker ve tatlı.

 

Pazar Saatleri:

Maeklong Railway Market‘tan trenin geçtiği belli saatler var. Bu saatleri önceden araştırıp gelmek gerekiyor. Tren saatleri her sene değişebiliyor. O yüzden gitmeden önce en yeni programa bakmakta fayda var. Birinci tren geçtikten bir on dakika sonra, bu kez karşı yönden ikinci tren geçiyor. Yani ilk treni gördükten sonra hemen pazardan ayrılmazsanız, aynı görüntüye bir kez daha şahit olabiliyorsunuz.

Maeklong Railway Pazarı’ndaki tren saatleri

Ben saatleri araştırıp gittiğim için pazarı fotoğrafladıktan hemen sonra çok beklemeden trenin geçişine şahit oluyorum. Tren geçmeden önce yüksek sesli anonslarla trenin yaklaştığı haber veriliyor. Pazarcılar karınca gibi iki arada tezgahlarını toplamaya başlıyor. O hengame içinde pazarın renkliliğini gölgede bırakırcasına, rengarenk, turuncu sarı bir tren ileride bir salyangoz gibi beliriveriyor. Kornasını çala çala, yavaş yavaş ilerliyor.

Trenin büyüsüne o kadar kaptırmışım ki, trenin önünden çekilmeyi unutuyorum. Trenin acı kornası kulaklarımı patlatırcasına bir kez de benim için çalınca kendime gelip, kenara çekiliyorum ve tren burnumun dibinden geçiveriyor. Muhteşem bir an bu!

Pazar Hakkındaki Genel Görüşüm:

Damnoen Saduak’taki hayal kırıklığımdan sonra, Maeklong pazarı bana çok iyi geliyor! Burası rengarenk, capcanlı, cıvıl cıvıl bir pazar. Hele trenin geldiği dakikalar insanı hipnotize edecek kadar büyülü! İyi ki gitmişim. Ne yapın edin mutlaka gidin!

AMPHAWA YÜZEN PAZARI

Sırada Amphawa Yüzen Pazarı var! Var olmasına var da bende para kalmadığını fark ediyorum. Üzerimde yalnızca Dolar ve biraz da bozuk Tay parası var o kadar. Yakınlarda bir döviz bürosu arıyorum ama nafile. Maeklong civarında bir döviz bürosu yok. Dövizi bozdurabileceğim tek yer bankalar ama pazar günü olduğu için onlar da kapalı. Maeklong pazarında dımdızlak kalıyorum. Siz siz olun, bu pazarlara yanınızda bolca Baht ile gidin.

Maeklong’tan Amphawa’ya Ulaşım:

Maeklong Railway Market‘tan Amphawa Yüzen Pazarı‘na 8 baht‘a songthaew’lar (Tayland usulü dolmuşlar) kalkıyor. Onlardan birine atlayarak Amphawa’nın yolunu tutuyorum.

Son bozukluklarımı dolmuşa verdiğim için Amphawa‘da bir döviz bürosu bulabilmeyi umuyorum. Dolmuşta yanımda yaşlı bir nine oturuyor. Dünyalar tatlısı. 85 yaşındaymış ve hâlâ bisiklet biniyormuş. Tam bir pamuk teyze. Sol tarafımda ise Tayvanlı üç kız var. Jenny, Cindy ve Meme. Amphawa’ya bu üç Tayvanlı kız ile birlikte gitmeye başlıyoruz. Yolda onlara para durumumu anlatınca, biz sana borç veririz diyorlar.  Ben de bu arada yana yakıla döviz bürosu arıyorum ama nafile.

Tam Amphawa‘ya yaklaşmışken kızlardan Jenny, pazara girmeden önce dönüş için otobüsü ayarlayalım, sonra yer bulmak sıkıntı oluyormuş deyince, önce dönüş otobüsünü ayarlamaya karar veriyoruz. Pazarın girişine yakın bir yerde konuşlanmış tezgahtan Bangkok’a dönüş için otobüsümüzü ayarlıyoruz. Otobüs ineceğiniz durağa göre 70-80 baht arası değişiyor. Dokuzda dönmeye karar veriyoruz.

Otobüs tezgahındaki kadın, bize bir de ateşböceği turundan söz ediyor. Gece karanlık çökünce sandalla ateşböceklerini izlemeye gittiğiniz bir tur bu. Kızlarla bu turu da almaya karar veriyoruz. Bende para olmadığı için benim biletlerimi kızlar alıyor. İlk kez gördükleri birine böylesine yardımcı olmalarına şaşırıyorum.

Pazarın Genel Görünümü:

Sonunda pazara giriyoruz. Amphawa Yüzen Pazarı, bana Asya’nın Venedik’i gibi geliyor. Yer yer Venedik’tekine benzer köprüler var. Amphawa epey dev bir pazar. Adının yüzen pazar olduğuna bakmayın, aslında tezgahların çoğu gayet karada ve yürüyerek geziliyor. Ama dilerseniz sandal turu da yapabiliyorsunuz. Yine de bana çok güzel, çok renkli ve çok hareketli geliyor. Hele ki sabahki ölü yüzen pazar deneyiminden sonra burası pek canlı.

Tezgahlarda türlü türlü yiyecekler satılıyor ve hepsini denemek istiyorum, ama param yok. Amphawa‘da Tayvanlı kızlara daha fazla borçlu kalmamak ve rahat rahat tezgahlardan alışveriş yapabilmek için kredi kartımdan para çekmeye karar veriyorum.

Zaten Dolar’ım var diye banka kartımı yanıma almamıştım. Yanımda para çekebileceğim bir tek kredi kartım var. Bankamatikten para çekip, Tayvanlı kızlara parasını ödeyince Amphawa‘nın tadını daha bir çıkarmaya başlıyorum. (Bu sırada kredi kartımı bankamatikte unuttuğumdan bi haberim! Bu acı farkındalığı otele gidince yaşacağım! Aklınızda bulunsun, Tayland’da bazı bankalar önce parayı, sonra kartı veriyor. Benim gibi kartı almadan bankamatikten ayrılmayın!)

Sandal Turu:

Amphawa Yüzen Pazarı‘nı gezmeyi bitirince, gözümüze sandal turları çarpıyor. Amphawa Yüzen Pazarı’nda sizi yakınlardaki tapınaklara götüren sandal turları satılıyor. Bu turdaBang Kung Tapınağı haricindeki tapınakların bir numarası yok. O yüzden bu turu alacaksanız sadece nehir gezintisi için alın. Ben öyle yaptım.

Akşam ise bu kez yine sandalla ateş böcekleri turuna çıkıyoruz. Karanlık gecenin içinde minik sandalımızla ilerlerken ateş böcekleri ağaçlarda yanıp yanıp sönüyor. Çocukken her gece odama giren ateş böceklerini görmek için, şimdi dünyanın bir ucunda üstüne para ödediğime inanamıyorum. Sandalcı birkaç ağacın altında durup gece yanan ateş böceklerini gösteriyor. Çok bir numarası yok açıkçası ama yine de ateş böceklerini görünce çocuklar gibi heyecanlandık.

Amphawa’dan Bangkok’a Dönüş

Amphawa Yüzen Pazarı‘nda artık saat iyice ilerliyor. Pazar gece de rengarenk ve ışıl ışıl ama bizim artık dönme vaktimiz geliyor.  Otobüs durağına gittiğimizde durakta epey büyük bir kalabalık olduğunu görünce iyi ki yerimizi önceden ayırmışız diyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki, bizden önce otobüsü olanların otobüsü hâlâ gelmemiş. Bizim de otobüsümüz dokuzda ama saatler geçmesine rağmen gelmiyor. Bangkok otobüsümüze saat 11’e doğru ancak binebiliyoruz. Amphawa-Bangkok otobüslerinin çok tıkır tıkır işlediği söylenemez!

Amphawa Yüzen Pazarı Hakkındaki Görüşüm:

Amphawa çok güzel, çok kalabalık, cıvıl cıvıl bir pazar. Ben Damnoen yüzen pazarını daha ufak daha şirin buldum. Ama Amphawa Yüzen Pazarı da epey eğlenceli geçti. Amphawa’da yapılacak çok daha fazla seçenek var. Sandal turu olsun, pazar tezgahları olsun çok daha fazla. O yüzden daha fazla vakit geçirilebilecek bir yer.

Otele varışım gece yarısını geçiyor ama mutluyum. Kendime koyduğum bu zorlu hedefi -tursuz- başardığım için gururluyum. Bir pazar gününe tam üç pazar sığdırmayı başardım!

Bu mutluluğum Amphawa’daki bankamatikte kredi kartımı unuttuğumu fark ettiğimde biraz gölgeleniyor ama olsun. Önce Damnoen Saduak, ardından Maeklong, ardından Amphawa‘yı gezip gelmeyi başardığımı bilmek yine de güzel.

ROTA ÖNERİSİ:

Aslında önce Amphawa’yı gezip, sonra Maeklong’a gelmek ve sonra Damnoen Saduak yapmak yolu daha kısaltırdı, ama Damnoen Saduak öğlene kadar açık olduğu için, benim izlediğim rotayı izlemeniz gerekecek. Vaktiniz varsa Amphawa yakınlarındaki bir otelde bir gün gecelemek ve Amphawa’nın renkli gecesine böylece tanık olmak güzel olabilir. Biz keşke biraz daha fazla kalabilseydik dedik.

Damnoen Saduak’ı hafta içi de öğlene kadar ziyaret edebilirsiniz. Amphawa yalnızca Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri öğleden sonra açık.

Amphawa’yı gerçekten çok beğendim. Saatler geçirebileceğiniz bir yer. Ama fotoğraf çekmek için yine de Damnoen Saduak’ı tercih edin derim.

Maeklong’u ise mutlaka ama mutlaka Bangkok gezinize dahil edin. Bence inanılmaz bir deneyim!

Bu uzun yazıyı buraya kadar okuduysanız, sizi seviyorum, sevgiyle kalın:)

Şu yazılar da ilginizi çekebilir:

Bangkok Gezi Rehberi

Bangkok Uçak Mezarlığı

Erawan Müzesi

Damnoen Saduak Yüzen Pazarı

10 Günlük Tayland Rehberi

 

 

GenelGünlükYol Anıları

KHAO SAN’DA BİR GÜN

Havaalanından Khao San’a Gidiş

Bangkok beni sisli puslu ama sıcak karşıladı. Hayatımda ilk kez sırt çantalı seyahat etmenin acemiliği ile tıka basa dolduğum çantamın ağırlığı altında ezile ezile Khao San’a giden otobüsleri aramaya başladım. Şimdi burada uzun uzun nasıl olduğunu anlatmayayım ama Khao San (Kao San) nerede diye sorduğumda, Taylandlılar bana “Ne diyon bacım allasen” şeklinde boş gözlerle baktığından, derdimi anlatmak için aklıma gelen her yolu denedim. Allah’tan yüklediğim çeviri programı (iTranslate) yardımcı oldu. Sonradan öğrendim ki Khao San diye dümdüz değil, (Kaooo Saaaağn) diye uzatarak söyleyince anlıyorlar.

Hasbel kader, alnımdan terler boşana boşana sonunda otobüsü buldum. Otobüs şoförü beklediğimin aksine bir kadındı. Bir kamyon şoförü edasıyla direksiyonuna yayılmış, ayakkabılarını çıkarmış, önüne de yolluğunu asmış, boyundan büyük direksiyonu çevire çevire sürüyordu otobüsü.

Ben ise bir insan dört sene kavuşma hayali kurduğu bir yere ayak basınca ne hissederse aynen o duygular içindeydim. Sonunda sılanın son bulmasının sevinciyle benim ikinci memleketim gibi hissettiğim Bangkok’u seyrede seyrede ilerliyorduk.

Gayet rahat püfür püfür bu otobüs yolculuğu sonunda sadece ama sadece 60 bahta (6tl)ye Khao San’a geldim. Otobüsten inip yine çantamın ağırlığı altında ezile ezile hostelime yürümeye başladım.
Bangkok’un kokusu yavaştan burnuma gelmeye başladı. Değişik bir koku bu. Kanalizasyon kokusu desen değil, yemek kokusu desen değil, ortaya karışık bir koku. Ama kokusunu bile özlemişim gadasını aldığımın:)

Otelim…

Hostele giden yolu sanki “Ey ahali koskoca Onuncu Köy Yolcusu Khao San‘a geliyor, tez en otantik halinizle konum alın” demişler gibi, kendine özgü tiplerle doluydu. Daha önce Bangkok’ta Sukhumvit yolu üzerinde kalmıştım. Orada bu denli özgün tiplere rastlamamıştım doğrusu.  Khao San’ın 500 metre kadar uzağında Vivit Hostel adlı bir hostelde kalacağım. Nihayet Vivit Hostel bembeyaz karşımda bittiverdi.

Odam kutu kadar, penceresi bile yok. Vivit Hostel‘de tek kişilik odalar ne yazık ki penceresiz. Ama yatak çok geniş ve rahat. Hayatımda uyuduğum en rahat yatak olabilir. Vivit Hostel’e üç gece için 2560 baht verdim.  Ama bu aslında iki kişilik fiyatı. Buna kahvaltı dahil. Bence sudan ucuz.

KHAO SAN’I KEŞİF

Valizi odaya atıp üst değiştirip kendimi dışarı attım atmasına ama çok yorgunum. Şöyle düşünün, kalbim pır pır ayaklarım mır mır. Hiç gidesi yok bu ayakların. Aslında ilk gün Bangkok’taki Uçak Mezarlığı’na gitmeyi planlıyordum ama planlarda değişiklik yapıp Khao San’ı keşfetmeye çıkıyorum.

Yolda Instagram hikayeleri çeke çeke ilerlerken bir anda, hınzır bir Tay amca yanımda bitiveriyor. Fotoğraf çekiyorum sanıp dişsiz ağzıyla benimle poz vermeye başlıyor. Hevesini kırmayıp kendisiyle bir fotoğraf çektiriyorum. Yanımdan şıp diye bir makas alıveriyor. “You’re beautiful, you’re beautiful” diye diye uzaklaşıyor. Ben gitti sanırken az sonra bakıyorum yine ardıma takılmış:)

Amcadan kurtulurken, bir yandan da gidecek bir yer seçtim. Khao San’da May Kaide adlı çok iyi bir vejetaryen restoranı olduğunu duymuştum. İlk önce oraya gidip karnımı bir güzel doyurmak istiyorum ama May Kaide’yi ara ki bulasın. Sonunda yol üzerinde satılan yiyeceklerden tatmaya karar veriyorum.

Tayland’a bir önceki seyahatimde çok steril takılmıştık. Sokak yemeklerine hiç bulaşmamıştık. Oysa Khao San‘daki yemek tezgahları çok renkli ve güzel görünüyor. Tezgahlarda tavuk, deniz mahsulü, domuz türü et çeşitleri, pad thai’ler (sebzeli noodle), spring rolls (sebzeli börek), Hindistan cevizli dondurmalar satılıyor.

Yol kenarlarını ise dövmeciler, masajcılar ve kıyafet satıcıları kapmıştı. Ara ara ise üzerinde Akha kabilesinin giysileri olan kadınlar gelip geçiyor, bileklik ve takı satıyorlar.

Khao San’ı baştan sona dolandıktan sonra soluğu bu kez yine çok merak ettiğim bir mekan olan Adhere the 13th’te alıyorum.

Adhere the 13th bir blues club. İnternette kendisinin ünü pek alıp yürümüş durumda. Minik kutu gibi bir barda dünya kalitesinde müzik yapıldığını yazılınca listeye almıştım.

Ben gittiğimde grup hâlâ yerini almamıştı. İçeride mum ışığında minik masalar oturmuş birkaç kişi vardı, ama ortam epey sakin, sessiz ve loştu. Günlerdir uyumayan yolcuyu böyle karanlık ve loş ortama koyarsan ne olur? Eee uyur. Kapanan gözlerimin ağırlığını daha fazla kaldıramayıp, birkaç şarkı dinleyip çıktım. Ama kaldığım kısacık sürede kokteyllerini çok başarılı, müziklerini iyi, ses sistemini kötü (o güne özel olabilir), garsonlarını suratsız buldum. Fiyatları Tayland standartları için ortalama. Bir mojito 16 Tl civarı.

Bu arada aslında bu ilk gün Tayland’ın en iyi barlarından biri olduğu söylenen Sing Sing Theater’e gitmeyi planlıyordum. Burası ilginç bir dekora sahip, seksi kızların şov yaptığı, çılgın bir bar. Gelen kitle expat ve turist ağırlıklı. Arap ve Hint turistlerin ilgisi büyükmüş duyduğuma göre.

Aslında gitmek için can atıyordum ama hem çok yorgundum, hem de ertesi gün sabah beşte kalkıp önce Damnoen, sonra Maeklong Railway, sonra ise Amphawa pazarlarını gezecektim. Sing Sing Theater’a gidersem ertesi gün o pazarları göremezdim. Yetişmezdi. Bu yüzden Sing Sing Theater’ı da erteledim ve otelin yolunu tuttum.

Khao San’da ayak masajı yaptıranlar sokaklardaki koltuklara yayılmış kısa bir süreliğine de olsa cennete yükselmiş gibi görünüyorlardı. Restoranlar gece kulübüne dönüşmüş, insanlar sokaklara taşmış, Khao San‘ın ortasında eller havaya moduna geçmişlerdi. Bir dede kendini müziğin ritmine kaptırmış, gençlere taş çıkartırcasına dans ediyordu. Aslında kalıp gecenin tadını çıkarmayı düşünmedim değil, ama ertesi günkü planım için bu renkli sokağa istemeye istemeye veda ettim. Şu dededen utan be yolcu diye kendime çemkire çemkire yaşlı bir nine gibi otele döndüm.

Şu satırları yazarken ve Khao San videomu izlerken, epey eğlenmiş olduğumu fark ediyorum. Bangkok’taki ilk günüm hiç de fena geçmemiş bence. Ya sizce?

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 3. GÜN DEVAM

kavala-kahve-keyfi

YEL DEĞİRMENLERİNDE KÖPEKLERE YEM OLMAK

Dolaşa dolaşa giderken bir de bakıyorum ki, Foça’nın meşhur Yeldeğirmenleri’ne gelmişim. E buraya kadar gelmişken ona da tırmanayım deyip tabana kuvvet diyorum. Tepeye vardığımda uzaktan havlamalar duyuluyor. Bir anda havlayarak bana hızla koşan üç dört köpek görüyorum. Etrafta kimsecikler yok, bir başımayım ve kurda kuşa yem olmak üzereyim. 

 

O kısacık anda, “Isırdıklarında çok canım acıyacak mı?” diye düşünüyorum. Ölürken insanın hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçer derlerdi, ölümle burun buruna geldiğimde, benim aklımdan geçen tek şey ise “çok acıyacak mı?” oluyor.

Ama kaçmıyorum. Kaçarsam kurtuluşum yok, zaten yakalarlar. Hayatımda hiç sahip olmadığım bir cesaret geliveriyor üstüme. Olduğum yerde durup,  bir adım bile geri gitmeden köpeklere hoştluyorum. Sağ olsun Köpeklere Fısıldayan Adam. Köpekler bir anda donakalıyor. Bir yandan da hırlamaya devam ediyorlar. Biraz daha hoştluyorum ve yavaşça yengeç yengeç uzaklaşıyorum. 

  

GOLDIE, CEM YILMAZ VE KAVALA’DA GÜN BATIMI

Aşağı indiğimde hala dizlerim titriyor. Morale ihtiyacım var. Sabah Lola’nın ilerisinde gördüğüm sarı şemsiyeli, erguvanlı, beyaz masalı kafeyi denemek istiyorum. Doğru karar. Çok kibar bir beyefendi bana yer gösteriyor.

Mekanın adı Kavala Kafe, adı üstünde kavala kurabiyeleri ile meşhur. Kenarda maskotları Goldie kendini sevdirmek için bana havlamaya başlıyor. Henüz yeni köpek saldırısına uğramış biri olduğumu unutup onu mıncırıyorum. “Pati ver” diyorum, atıveriyor patisini elime. Kafasını okşuyorum. Bir daha pati atıyor. Tekrar okşa diye. 

 

 

 

 
Kavala Kafe’nin kütüphanesinden kendime bir kitap seçiyorum. Ölümden yeni dönmüş biri olarak azıcık morale ihtiyacım var. Cem Yılmaz’ın karikatür kitabı imdadıma yetişiyor. Gün batmaya başlarken, elimde Cem Yılmaz karikatürleri, yanımda Goldie, önümde manzara kendimden geçiyorum.
 

 

 

 

 

BİR GARİP DOMUZCUK HİKAYESİ

 
Foça’nın rüzgarı ciğerime ciğerime işlemeye başlayınca, Kavala Kafe’den kalma vaktinin geldiğini anlıyorum. Zaten arkadaşımla yemek için buluşacağım. Bu kez farklı bir yer deneyip, soluğu Gramafon Kafe’de alıyoruz. Menümüzde bira, patates ve patatesli gözleme var. Ve arkadan gelen hoş müzikler.
 

 

 

Geceyi tamamlayıp yola düştüğümüzde bizi tatsız bir sürpriz bekliyor. Yolda bir anda karşımıza bir yaban domuzu fırlıyor ve çarpıyoruz. Direksiyonun başındaki arkadaşım hız kesmeden yola devam ediyor. Şok içinde. Ben ise dur bakalım yaşıyor mu diye yalvarıyorum. “Olmaz, onlar sürü halinde dolaşır, bize de saldırırlar ve muhtemelen arabanın önü şu an haşat oldu diyor”. 

Polisi arayıp durumu anlatıyorum. “Sizde hasar var mı” diye soruyor. “Bilmiyoruz” diyorum. Güvenli bir yerde duruyoruz. Arkadaşım haklı çıkıyor. Domuza çarptığımız sol tampon boydan boya kopuk bir deri gibi sallanıyor.  Tadımız kaçıyor. Arkadaşım hâlâ şokta. Yaban domuzlarının insanları öldürebileceğini söylüyor. “Ölebilirdik” diyor. Bense acaba biz onu öldürdük mü diye düşünmeden edemiyorum. Acaba polis onu bulacak mı, tedavi ettirecek mi? Sanmam.

 

Domuzcuk öldü mü ölmedi mi diye üzülürken, bir günde iki kez ölümden döndüğümü fark ediyorum o an. “Evrenin bunun için geçerli bir nedeni olsa gerek” diyor içimdeki ego. Hayat ne kadar ince bir pamuk ipliğine bağlı aslında ve o ipin ne zaman nerede nasıl kopacağı hiç belli olmuyor. Daha görecek günlerimiz varmış ki şimdilik ipimiz bir saç teli kadar ince ama sağlam.

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 3. GÜN ITIR VS HEDİYELİKÇİ KADIN

mico-kahvalti

Üçüncü gün Soline ile Lola Otel önünde buluşmaya karar veriyoruz ama ben erken varmış olacağım ki ne gelen var ne giden. Kahvaltı yapmadığımı hatırlayıp soluğu yine Miço’da alıyorum.

 

Güleç yüzlü bir hanım karşılıyor beni. Adı Itır’mış. İstanbul’daki hayatını bırakıp burada yeni bir hayat kurmuş kendine. Miço arkadaşının yeri. Arkadaşı onu da yanına almış ve böylece Itır’ın Foça hayatı başlamış. Bir kedisi var (belki de birkaç tane), adı Osman. Sokak kedilerinden dayak yemiş, yanağı iltihaplanmış, yan masada onu anlatıyor.

 

Itır Abla önce bana mükellef bir kahvaltı hazırlıyor. Sonra kendini anlatıyor. “Foça insanın kendini keşfettiği bir yer, kendini bulduğun bir yer. İstanbul insanın kendini keşfetmesini imkansız kılıyor” diyor. Düşünüyorum, tam da Foça’ya yerleşmeyi düşünürken bu sözler tesadüf olabilir mi?

 

Soline ile Lola’nın önündeki plajda buluşuyoruz. O suyun soğukluğuna aldırmayıp tekrar denize giriyor, ben ise denize parmağımı sokamadığımdan, sahilde yanmaktan kızarmış tavuğa dönüyorum.

Hayattan bahsediyoruz, evrenden, hedeflerimizden, yapacaklarımızdan. 80 sayfa yazıp bıraktığım bir kitap taslağım olduğunu söylüyorum Soline’e, ama devamını getiremediğimi. İnsanın kendisini yazması kolay da, bir karakter yaratıp o karakterin nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını, ne tepki vereceğini tahmin etmek çok yorucu ve zor diyorum.

 

Soline ise bana müthiş birkaç tavsiye veriyor. “Önce kendini anlattığın kısımları yaz bitir, sonra diğer karakterlere yavaş yavaş yoğunlaş” diyor, “Yaparbilisen de arada yaratıcı drama kurslarına katıl. Karakter gelişimine çok faydası var.”

 

Soline’in karşıma çıkmasının belki de nedeni buydu diye düşünüyorum, çünkü söyledikleri benim hiç aklıma gelmemişti. Ben çoktan pes etmiş, kitabı da rafa kaldırmıştım.

Soline’in birkaç saat sonra ayrılması gerek. Birkaç hatıralık eşya almak istiyor. Hemen merkezdeki dükkana giriyoruz. İçerideki hanım pek suratsız. Soline ise pek kararsız. Soline bir şeyleri alıp fiyatını sorup, kasaya götürüp geri getirdikçe, dükkan sahibi de giderek sabırsızlaşıyor. Soline bir iki hediyeyi almaktan vazgeçiyor, çünkü kadın hiç indirim yapmamaya kararlı. Bir ip bileklik bile 10-15 TL. Soline’in kararsızlığı sürerken, kadının sesini duyuyorum. “Oyun oynuyor bunlar”.

 

“Anlamadım” diyorum. 

 

“Bakarsın fiyatına, alacağını alırsın, bir onu alıyorsunuz bir bunu alıyorsunuz, senet imzalamaya çalışıyorum burada” diye bağırıyor bize.

 

Soline üzgün. “O kadar kızdırdıysam hepsini alayım, sorun değil, şimdi bu eşyalar negatif enerji ile doldu” diyor. “O zaman hepsini bırak”, diyip onu uzaklaştırıyorum.  Üzülüyorum çünkü içeride çok güzel hediyelikler vardı. Ama kadının yüzü sirke satıyordu işte. Bilemiyorum belki de stresli bir anına denk geldik. Belki de normalde çok sabırlıydı da bize öyle denk geldi. Yine de siz şu aşağıdaki dükkana uğrarsanız, aman çok fiyat sormayın, alacaklarınızı alıp çıkın:)

Buradan mümkünse hızlı alışveriş ediyorsunuz, yoksa paparayı yiyorsunuz:)
Soline ile hemen bu dükkanın yanındaki gümüşçüde çok güzel takılar ve magnetler buluyoruz. Sonra meydandaki butikte inanılmaz güzel sandaletler, şallar keşfediyoruz. 
Soline ile vedalaştıktan sonra bir süre boşluk yaşıyorum. Bazı insanlar iki günde ne çok doldurabiliyor insanın kalbini. Bir daha görüşür müyüz, şaibeli. Öyle hızlı ayrılıyoruz ki, fotoğraf çekmeye bile vaktimiz olmuyor. Ama şimdiden özlüyorum onu.
Onsuz kalınca, Foça’nın arka sokaklarını dolaşmaya karar veriyorum. Şemsiye enstalasyonlu sokağı bitirip Sanatçılar Sokağı’nı gezip Foça’nın bütün arka sokaklarını fotoğraflıyorum. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

Yol üzerinde bir ara tekrar sahile çıkıp bu kez Bal&Do Rumelili Arif Usta dondurmacısını deniyorum. Bu kez menüden Keçiboynuzlu dondurma var. Sakız Dondurma’nın dondurmasından çok daha farklı bir tadı var. Daha bir Maraş dondurması tadında.  Stilleri farklı ama ikisinin dondurması da ayrı güzel bence. 

Elimde dondurma, arka sokakları dolaşmaya devam ediyorum, ama gerisi bir sonraki yazıda:)

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 2. GÜN: SOLINE ve MAKEDON DONDURMACI

eski-foca-lola-otel

Bir önceki gün evrenin dediklerine kulak asmayan ben, ikinci güne uyandığımda, bu kez evrenin karşıma çıkardığı fırsatları kabul edeceğime dair kendime söz veriyorum. Havanın bulutlu olmasını fırsat bilip ilk önce kendimi Kozbeyli Köyü’ne atıyorum. Kozbeyli 500 yıllık bir geçmişe sahip, taşı toprağı ilmik ilmik tarih dokunmuş bir köy. Yerel halk buraya genelde kahvaltısı, dibek kahvesi, organik zeytinyağı, reçelleri ve sebze meyvesi için uğruyor. Ben de adeti bozmuyor ve kendime güzel bir kahvaltı ısmarlıyorum. (Kozbeyli Gezi’min tamamı için tıklayın.)

 

 
 
 

Kozbeyli Köyü’nden otobüse binip Eski Foça’ya geçiyorum Otobüs’te Lübnanlı bir kızla tanışıyorum. Adı Soline. Yaşlılara dans terapisi eğitimi için üç ayda bir İzmir’e geliyor. Otobüs merkeze geldiğinde birlikte gezmeye karar veriyoruz.

Foça’nın sandallara nazır dizilmiş kıpır kıpır restoranlarını geçip, renkli taş evleriyle bezeli sokaklarını adımlamaya başlıyoruz.  Bu kıyı boyunca yürürken, gözümüzü bebe mavisi panjurlu taş evden alamıyoruz.

Burası Lola Otel. Sanırım benim için Foça’nın en güzel binası. Lola Otel’in karşısındaki sahile seriliyoruz Soline ile, denizin ve güneşin tadını çıkarıyoruz. Poz poz fotoğraflar çekiyoruz. Sonra Foça’nın en iyi balık restoranlarından biri olarak bilinen Fokai Restoran’da soluğu alıp birbirinden leziz mezelerin tadına bakıyoruz. Onu akşamüstü otobüsüne yetiştirirken, ertesi gün tekrar buluşmak üzere sözleşiyoruz. 

 

 

 

Ben bu sefer tek başıma yine Lola’ya doğru yürümeye başlıyorum. Pazar günü önünde devasa bir kuyruk olan dondurmacıyı sıfır kuyrukla görünce, önünde bir mola vermeye karar veriyorum. Balkabaklı, sakızlı, tahinli, yabanmersinli dondurmamın ardından tekrar sahilin yolunu tutuyorum. 

 

 Akşam güneşini Eski Foça Merkez’de bulunan Miço’da güneş sarısı bir bira ile batırmaya karar veriyorum.  Deniz temalı dekorasyonu, sörf tahtası şeklindeki masası ve kedileri ile beni kendine âşık eden bir mekan burası. Kendime şöyle soğuk bir bira söyleyip müziğin tadını çıkarıyorum.

 

 

 

 

Birkaç saat sonra  arkadaşım geliyor ve onunla yeniden Fokai Restoran’a gidip akşam yemeğimizi yiyoruz. Arkadaşım burayı fazlaca abartılmış ve pahalı buluyor. İki kişi ödediğimiz hesap 125 tl ve bu hesapta ana yemek yok. Galiba haklı. Azıcık kazıklanmış olabiliriz.

 

Ama ne garip değil mi? Bir kişiyle çok eğlendiğin keyif aldığın yerde, bir başka kişiyle bambaşka bir deneyim yaşıyorsun. Oysa mekan aynı, yemekler aynı, fiyatlar aynı. Belki de biziz o anı, o yeri, o atmosferi keyifli ya da keyifsiz kılan.



Onu da aynı dondurmacıya götürüyorum. Balkabaklı dondurmayı tattırmak için. Dondurmacı amca üzgün. Bakın, okur musunuz şunu diye telefonunu arkadaşıma uzatıyor. Sesi ağlamaklı. Olayı tam anlamıyoruz, ama sanırım kuyruk beklemek istemeyen bir müşteriye  sırasını beklemesini söylediği için, müşteri internette onu eleştiri yağmuruna tutmuş.
“E ben mi haksızım” diye ağlamaklı veryansın ediyor amca Trakya şivesiyle. Aslen Makedonlar ve her yaz Çorlu’dan buraya dondurmacıyı açmaya geliyorlar. “Üzülmeyin” diyoruz, “herkesi memnun edemezsiniz ki”.  
Dondurmamız bittiğinde amcaya bir göz atıyoruz. Hâlâ telefon elinde, eleştiriye bakıyor. Bazen bizim bir anlık sinirle yazdıklarımızın karşı tarafı nasıl yaralayabildiğini o an anlıyorum. Üzülüyorum. Çünkü benim de bir anlık sinirle bütün öfkemi internete kustuğum olmuştur. Sosyal medyayı kullanırken, yazdığımız kelimelerin bir yerlerde birilerini üzebileceğini de düşünmeliyiz sanırım. 
 

Yine de dondurmanın tadı damağımızda mutluyuz. Foça’nın lacivert gecesine, lacivert denizine yarın tekrar görüşmek üzere diyoruz.

 

 

GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ – 1. GÜN OTOBÜSTEKİ KADIN VE AKIŞA KENDİNİ BIRAKMAK

Foça  uzun bir süredir aklımdaydı. Bozkır tepelerin lacivert denizle buluştuğu, minik balıkçı kayıklarıyla süslü, küçük Ege kasabası ne zamandır hayalimdeydi. Bir arkadaşımın arkadaşının Foça’daki evinin 10 günlüğüne boşalacağını duyunca, topladım valizi geldim.

 
Otobüsten indiğimde güneş, lacivert denizi altın rengine boyamış, o altın sarısı yerini kızgın alev rengine bırakmak üzere. Biraz sonra koca deniz alev alev yanmaya başlıyor sanki. Kalacağım evi buluyorum. Bir artı bir ufacık tefecik mütevazi bir ev. Salon bir balkona açılıyor, balkon ise Foça’nın eşsiz bir koyuna. Balkondaki  kanepeye uzanıp hiçbir şey yapmadan yalnızca güneşi izliyorum, kıyıya vuran dalgaların kırlangıç seslerine karışmasını dinliyorum.
 

OTOBÜSTEKİ KADIN VE AKIŞA KENDİNİ BIRAKMAK

Buradaki ilk sabahımda erkenden kalkıp kendimi Eski Foça’ya atıyorum Hiçbir planım yok. Evren yapsın planı istiyorum. Yapıyor da. Otobüste yan koltukta oturan teyze beni kaldıkları kamp alanına davet ediyor. Emekli olduktan sonra kendilerine bir karavan alıp karavanda yaşamaya başlamışlar. Herkesin kurduğu o düşü gerçekleştirip, uzun süre karavanlarıyla gezip tozduktan sonra, artık karavanlı yerleşik hayata geçmişler, bu geçişi de Foça’da taçlandırmışlar.

Pazar günü Foça çok kalabalık olur, gel seni bize götüreyim” diye iki kez teklif ediyor. Bir yanım nasıl da karavan hayatını görmek istiyor, diğer yanım bir an önce Foça merkezi görmek için çırpınıyor.

Kadının davetini nazikçe reddedip, otobüsten iniyorum.  Ama asıl meydanı kaçırıp, başka bir yola sapınca, bilmeden Foça’nın arka cephesini gezmeye başlıyorum. 

 
Foça yeşil bir sahil beldesi değil. Daha çok bozkırın ortasına kondurulmuş lacivert bir deniz gibi. Hava berrak, su mis, denizin tuzu rüzgarla dudaklarıma geliyor. Bir yere ilk kez adım atmanın heyecanıyla doluyum. Ama yanlış günde gelmiş olmanın ve evrenin sesini dinlememiş olmanın cezasını çekiyorum. Peşime iki erkek takılıyor ve kurtulmak mümkün olmayınca, tebdil-i mekanda ferahlık vardır deyip hemen hızlıca nereye gidebilirim diye araştırmaya başlıyorum:) Denizin tuzu hâlâ dudaklarımda iken, bedeni de denizle buluşturmalı deyip, bir koşu Hanedan Beach Club’ın yoluna düşüyorum. 

Yolu bilmediğimden taksi çağırıyorum. Taksi ana meydandan geçerken, üzerinde Hanedan yazan bir tabela ve bir dizi mavi minibüs görüyorum.  Taksiciye “Hanedan’a buradan minibüs kalkıyor galiba” diye soruyorum. Taksici, “Yok abla, reklam tabelasıdır o” diyor🙂 İstanbulluyuz, yeme bizi kardeşim demiyorum:)

Foça’ya geliş amacım biraz da kasabayı tanımak ve belki de burada temelli yerleşme kararı almaktı. Ne yalan söyleyeyim, ne zamandır hayalini kurduğum kasabadaki ilk günümün böyle geçmesini hiç hayal etmemiştim. Hayalimdeki ilk günüm, sahilde, püfür püfür esen rüzgara nazır, eteklerim uçuşa uçuşa özgürce yürümek, denizin mavisine kavuştuğum için şükür minnet içinde güzel bir yerde oturup denizle göğün birleştiği ufku doyasıya seyretmekti.

Oysa ilk günüm totomu kurtarmaya çalışmakla geçmiş gibi hissediyorum. Lakin bazı günler böyle geçer işte. Belki de bir yere ilk kez gelmenin verdiği tedirginlikle, kendi korkularımız, çekingenliğimiz ile böyle olayları kendimize biz çekiyoruz. O yüzden bir yerdeki ilk günde her zamankinden daha olumlu olmalı ve o yere birden fazla şans vermeli. İlk izlenimler her zaman doğru değildir çünkü.
 

 

 

 HANEDAN BEACH CLUB

Bir de ne demiştik, tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Hanedan’dan içeri girer girmez modum değişiyor. Hanedan upuzun bir sahile sahip epey büyük bir işletme. Gelen kitle ortaya karışık. Aile çoğunlukta. Bir fabrika, çalışanlarını motivasyon gezisine getirmiş. Kurumsal şirketlerin de tercihi olduğu için haliyle daha güvenli.

 

Gün yavaş yavaş batarken, ben de artık yola düşüyorum. Hanedan’dan dönüşte şu sabah gördüğüm mavi minibüsleri buluyorum. Her 10-15 dakikada bir kalkıyormuş ve ücret sadece 2 TL. Ben ise taksiciye 20 TL kaptırdım. Yani Hanedan Beach Club’a gidecekseniz, kesinlikle meydandaki minibüsleri kullanın:)

 

 

 ESKİ FOÇA

Ve nihayet gerçek Foça ile tanışma zamanı… Akşam Eski Foça merkeze bir kez daha şans veriyorum.  Bu kez asıl gezmem gereken yeri şıp diye buluyorum. Bir anda kendimi siz deyin Havana’da ben diyeyim Marsilya kıyılarında buluveriyorum. Yol boyu renkli panjurları, begonvilleri ile birbirinden güzel taş evler, kıyı boyunca güneşlenen, denize giren insanlar… Sabah o kafile halinde gezen, laf atıp duran kalabalık azalmış, Foça yerlisine kalmış ve ağız tadı ile gezilebilir bir hal almış.  
 

 

 

Tadımlık bir gezinti oluyor. Bir yandan da düşünmeden edemiyorum. Sabah otobüsteki kadınla o kamp alanına gitseydim, nasıl bir gün geçirecektim? Bu ilk günüm pek güzel geçmedi çünkü. Kim bilir bana ne güzel gezi hikayeleri anlatacaktı. Muhtemelen güzel bir plajda günü güzel insanlarla geçirmiş  olacaktım. Foça’nın bendeki ilk izlenimi çok daha iyi olacaktı.  Kısmet yarına diyorum. Yarın güzel bir gün olacak. Yarın evrene kulak vereceğim.

 
Eften PüftenGenelGünlük

Gezilerin Öğrettikleri

IMG_5195.JPG

Gezgin olacağım aslında küçüklüğümden belliydi ama o günlerde tarihi yerler görmeyi seven bir gezgin değil de gurme bir gezgindim. İlk gezim apartmanın karşısındaki pastaneydi. Yaş 1. Yürümeyi yeni öğrenmişim ama evden kaçacak akıl var. İstikamet pastane. Hedef çikolatalı pasta. Annem ne zaman benden iki dakika gözünü ayırsa, beni pastanede bulurmuş.

Okul çağına gelince, ilkokul ve ortaokulum epey bir uzak mesafede olduğu için günde en az 1 saat yürümem gerekiyordu. Bu yürüyüşlerde bir ev vardı ki, önünden her geçtiğimde içeride kimlerin yaşadığını, nasıl bir hayatları olduğunu çok merak ederdim. Dip dibe gecekondularla dolu bir mahallede büyüyen ben için, yemyeşil çimenlerle kaplı koskocaman bir bahçesi olan bu köpek kulübeli ev,  cennetten bir köşe gibi gelirdi. Bilemiyorum, belki de bu yeni yerler keşfetme ve başka hayatlar görme aruzusu bende ta o zamanlarda başladı.

Bu satırları ise 2018 senesinde yazıyorum. Dönüp bakınca, bir zamanlar kibrit çöpü bacaklarıyla okuldan eve yürüyen, önünden geçtiği evlerin ardındaki hayatları merak eden o kız, bugün üç kıtaya ayak basmış koskoca bir hatun oldu. Ufacık bir mahallede büyüyüp, onlarca milletten insan tanıdı. Her gittiği ülke ona bir şey kattı, yepyeni hayat dersleri öğretti…

Her yerin kendine has bir güzelliği vardır

Yolculukların her türlüsünü yaptım. İş gezisi, kültür turu, yaz sefası… İlk yurtdışı gezim iş içindi, yer ise İran. Dört gün kaldığım Tahran’a giderken, korka korka gitmiştim. Hayatımda ilk kez bir kadın olarak kendimi güçsüz, çaresiz ve baskı altında hissetmiştim. Döndüğümde de ise İran’ın kavun suyu damağımda, Darband’de, dizi dizi sıralanmış ışıklı restoranlar belleğimde, gaz şekerleri cebimdeydi. O ilk gezi bana bir şeyi öğretti. Dünyada size anlatılan her korkunç hikayeye inanmamayı. Dünyada her yerin ayrı bir güzelliği olduğunu. Dünyada her yeri kendi gözlerinizle gidip görmeniz gerektiğini.

Şehrin gerçeğini gör

İş gezilerimden ikincisini Çin’e yaptım… Gönül isterdi ki Shangay’da gece hayatının dibine vurayım, Çin seddini arşınlayayım, pirinç tarlalarını gezeyim ama bu gezide de Çin’in en karanlık en izbe mahallerindeki en kötü şartlarda çalışan fabrika işlerini görme fırsatı yakaladım. Çin’in bir nevi arka sokaklarında, bağırsaklarında yürüdüm. O gezi de bana gittiğimiz yerlerde güzel turistik olanın dışına çıkmayı, şehrin gerçeğini görmeyi öğretti.

Her kapı yeni bir dünyaya açılır

Çin’den dönüş uçağımız Hong Kong’daydı. Biz ise o sırada Shenzen’deydik. Hong Kong uzun yıllar Britanya’nın egemenliğinde kaldıktan sonra Çin’e iade edilmişti, ama Shenzen’den Hong Kong’a hâlâ sınır kapısından geçmek gerekiyordu. Bu sınır kapısına yürüyerek gidip, sınırı yürüyerek geçip, Hong Kong’a adım atabiliyordunuz. Aldık valizlerimizi, başladık Shenzen sınır kapısına doğru yürümeye. Ama Shenzen, Çin’in en fakir yerlerinden biri. Öyle ki, sınır kapısında valizimizi taşımak için yalvaran, para isteyen bir sürü Çinli ile karşılaşıyoruz.  İçlerinden biri o kadar çaresizce valizimize abandı ki sonunda valiz kırıldı. Çinli, suçluluk ve mahcubiyet içinde arkasına bakmadan kaçtı. Biz ise Shenzen’i geride bırakıp Hong Kong sınır kapısından içeri adım attık. Ve ben bir kapının ardında neler saklı olabileceğini de o zaman anladım. Her kapının yepyeni bir dünyaya açıldığını.

Bir tek kapı, fakirliği arkada zenginliği önde bırakabiliyordu. Kapı boy konusunda bile fark yaratabiliyordu. Shenzhen’de boyu bir elliyi geçmeyen Çinliler, Hong Kong’ta birer zürafa gibi yanımda süzülüyordu ve ilk kez ben kendimi kısa hissediyordum. Gulliver’in serüvenlerinden birindeydim sanki. Bir anda cüceler ülkesinden devler ülkesine geçivermiştim. Üstelik de bir tek kapıyla…

Zamanını İyi Ayarla

Ben iki kez de Amerika’ya gittim. İlkinde üç günlüğüne New York’a da uğradım. Central Park civarlarında dolaşırken Natural History Museum’u gördüm. İçeri girdiğimde henüz öğlen olmamıştı. Çıkışım ise müzenin kapanış saatini buldu. Yani New York’ta koca bir günü müzede yedim. Sonradan öğrendim ki müzeyi sanal olarak da gezebiliyorsun🙂 Ama New York’u sanal olarak gezmek pek mümkün değil. O gezide zaman ayarlamasının ne kadar önemli olduğunu öğrendim.

Araştır, Kafanı Kaldır, Gör

New York’ta bir görmek istediğim müze daha vardı. Madam Tussauds Müzesi.  Akıllı telefonum bile yok. Harita okumaktan anlamıyorum. Haritayı takip ettiğimi düşündükçe ters istikamete gidiyorum. Mevsim kış. Ve New York soğuğunu bilen bilir. İliklerime kadar titriyorum.

Yolda gördüğüm New York’lulara soruyorum ediyorum, ama kimsenin öyle bir müzeden haberi yok. Bir sokakta artık pes edip, güzelmiş bu sokakta bir fotoğraf çektireyim diyorum. Yine bir New Yorkludan yardım istiyorum. Sağ olsun kırmıyor çekiyor. Yıllar sonra-  ben 2006’da gittim, yani on yıl sonra 2016’da- eski albümleri karıştırırken o sokakta çektirdiğim fotoğrafı buluyorum.

Hemen önünde durduğum binada asılı bir bez afiş var. Kafamın hemen üzerinde duruyor ve üstünde koskocaman Madam Tussauds Müzesi yazıyor. O gezide de bakmanın değil görmenin önemini öğrendim.

Kafanızı kaldırın, etrafınıza bakın. Telefonunuzdan, Instagram’ınızdan, Facebook’unuzdan uzaklaşın. Etrafınızı “görün”. Bakmak yetmiyor, görmek gerekiyor.

Tedarikli ol

İkinci Amerika gezimi bu kez couchsurfing ile San Diego’ya yaptım. İki host buldum. Uçaktan indim, ilk hostumu arıyorum arıyorum açmıyor ve onda kalmam gerekiyor. İkinci host geleceğimden haberdar ama kesin bir şey konuşmadık. Velhasıl ilk hostum beni ekiyor ve ben San Diego’nun ortasında kalakalıyorum. İkinci hostum Allah’tan imdadıma yetişiyor ve bana unutulmaz bir tatil yaşatıyor. Bu gezide de  tedarikli olmanın önemini öğrendim.

Her işte bir hayır vardır

San Diego’da ilk hostumun beni ekmesi bana bir ders daha öğretti. Her işte bir hayır olduğunu. Çünkü ilk hostum beni ekmeseydi, ikinci hostumla asla karşılaşmayacak ve belki de o kadar güzel bir seyahat geçirmeyecektim.  İkinci hostum sayesinde yıllar sonra bile aklıma geldikçe beni mutlu eden anlar yaşadım. Bazen terslikler bizim hayrımız içindir. Bizim o an için dünyanın en kötü olayı olarak gördüğümüz şey, belki de başımıza gelmiş olan en güzel şeydir. Bilemeyiz. Hayatı özellikle de yolculularda biraz akışa bırakmak gerek. Bırakın bazen siz değil, hayat sizin yerinize karar versin.

Önyargılarından kurtul

En son Fransa anımı anlatarak noktalayayım.. Fransızları milletçe pek sevmiyoruz biz. Onları kibirli, kendini beğenmiş ve İngilizce konuşmayan insanlar olarak görüyoruz. Ben de açıkçası korka korka Fransa’ya gittim. Ama hazırlıklıyım, beni terslerlerse de kabulüm. İkinci günümüzdü sanırım Seine nehri boyunca dolanıyordum. İşten yeni çıkmış Fransızlar, erkekler takım kravat kadınlar pek bir şık Seine nehri boyunca sıralanan kafelerde oturmuşlar, bir ellerinde kadehleri koyu bir muhabbetteydiler. Bazıları şişelerini alıp Seine’in kenarına oturmuş takılıyordu.

Ben de bir kadeh kırmızı şarabını aldım ve geçtim Seine nehrinin kenarına. Bir süre sonra bir grup yanaştı yanıma. Ellerinde laptopları. Belli ki onlar da işten çıkmış. Seni fark ettik dediler. Nereden geliyorsun? Anlattım. PWC’de çalışan kızlı erkekli bir grup bunlar. Hadi seni bir yere götürelim deyip beni aldılar ve Seine nehrinden geçerken gördüğüm ama önündeki uzun kuyruktan korkup girmekten vazgeçtiğim o gece kulübüne soktular. Meğer müdavimlermiş. Sıraya mıraya girmeden içeri geçtik. Harika bir gece geçirdik ve gece sonunda hepsi tek tek iyi geceler dileyip gitti.  O gezide de önyargılı olmamayı öğrendim. Hiç kimseye ve hiçbir ülkeye karşı…

Her ülkenin iyisi kötüsü, dengelisi dengesizi, kabası naziği var… Ve her ülkede yaşayacağınız deneyimler biraz sizin o günkü ruh halinize, biraz karşılaştığınız insanların ruh haline, biraz şansınıza bağlı… Bir dahaki gidişimde Fransa’yı bu kadar seveceğimin garantisi yok, bir dahaki gidişimde Fransa’ya daha aşık olmayacağımın garantisi yok…Gezilerin de garantilerle işi yok zaten… Ben de gezilere ondan âşığım zaten… Hiçbir şeyi garanti olmadığı için ve bir sürü sürprize gebe olduğu için…