GenelGünlükİzmirTürkiyeYol Anıları

FOÇA GÜNCESİ 3. GÜN DEVAM

kavala-kahve-keyfi

YEL DEĞİRMENLERİNDE KÖPEKLERE YEM OLMAK

Dolaşa dolaşa giderken bir de bakıyorum ki, Foça’nın meşhur Yeldeğirmenleri’ne gelmişim. E buraya kadar gelmişken ona da tırmanayım deyip tabana kuvvet diyorum. Tepeye vardığımda uzaktan havlamalar duyuluyor. Bir anda havlayarak bana hızla koşan üç dört köpek görüyorum. Etrafta kimsecikler yok, bir başımayım ve kurda kuşa yem olmak üzereyim. 

 

O kısacık anda, “Isırdıklarında çok canım acıyacak mı?” diye düşünüyorum. Ölürken insanın hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçer derlerdi, ölümle burun buruna geldiğimde, benim aklımdan geçen tek şey ise “çok acıyacak mı?” oluyor.

Ama kaçmıyorum. Kaçarsam kurtuluşum yok, zaten yakalarlar. Hayatımda hiç sahip olmadığım bir cesaret geliveriyor üstüme. Olduğum yerde durup,  bir adım bile geri gitmeden köpeklere hoştluyorum. Sağ olsun Köpeklere Fısıldayan Adam. Köpekler bir anda donakalıyor. Bir yandan da hırlamaya devam ediyorlar. Biraz daha hoştluyorum ve yavaşça yengeç yengeç uzaklaşıyorum. 

  

GOLDIE, CEM YILMAZ VE KAVALA’DA GÜN BATIMI

Aşağı indiğimde hala dizlerim titriyor. Morale ihtiyacım var. Sabah Lola’nın ilerisinde gördüğüm sarı şemsiyeli, erguvanlı, beyaz masalı kafeyi denemek istiyorum. Doğru karar. Çok kibar bir beyefendi bana yer gösteriyor.

Mekanın adı Kavala Kafe, adı üstünde kavala kurabiyeleri ile meşhur. Kenarda maskotları Goldie kendini sevdirmek için bana havlamaya başlıyor. Henüz yeni köpek saldırısına uğramış biri olduğumu unutup onu mıncırıyorum. “Pati ver” diyorum, atıveriyor patisini elime. Kafasını okşuyorum. Bir daha pati atıyor. Tekrar okşa diye. 

 

 

 

 
Kavala Kafe’nin kütüphanesinden kendime bir kitap seçiyorum. Ölümden yeni dönmüş biri olarak azıcık morale ihtiyacım var. Cem Yılmaz’ın karikatür kitabı imdadıma yetişiyor. Gün batmaya başlarken, elimde Cem Yılmaz karikatürleri, yanımda Goldie, önümde manzara kendimden geçiyorum.
 

 

 

 

 

BİR GARİP DOMUZCUK HİKAYESİ

 
Foça’nın rüzgarı ciğerime ciğerime işlemeye başlayınca, Kavala Kafe’den kalma vaktinin geldiğini anlıyorum. Zaten arkadaşımla yemek için buluşacağım. Bu kez farklı bir yer deneyip, soluğu Gramafon Kafe’de alıyoruz. Menümüzde bira, patates ve patatesli gözleme var. Ve arkadan gelen hoş müzikler.
 

 

 

Geceyi tamamlayıp yola düştüğümüzde bizi tatsız bir sürpriz bekliyor. Yolda bir anda karşımıza bir yaban domuzu fırlıyor ve çarpıyoruz. Direksiyonun başındaki arkadaşım hız kesmeden yola devam ediyor. Şok içinde. Ben ise dur bakalım yaşıyor mu diye yalvarıyorum. “Olmaz, onlar sürü halinde dolaşır, bize de saldırırlar ve muhtemelen arabanın önü şu an haşat oldu diyor”. 

Polisi arayıp durumu anlatıyorum. “Sizde hasar var mı” diye soruyor. “Bilmiyoruz” diyorum. Güvenli bir yerde duruyoruz. Arkadaşım haklı çıkıyor. Domuza çarptığımız sol tampon boydan boya kopuk bir deri gibi sallanıyor.  Tadımız kaçıyor. Arkadaşım hâlâ şokta. Yaban domuzlarının insanları öldürebileceğini söylüyor. “Ölebilirdik” diyor. Bense acaba biz onu öldürdük mü diye düşünmeden edemiyorum. Acaba polis onu bulacak mı, tedavi ettirecek mi? Sanmam.

 

Domuzcuk öldü mü ölmedi mi diye üzülürken, bir günde iki kez ölümden döndüğümü fark ediyorum o an. “Evrenin bunun için geçerli bir nedeni olsa gerek” diyor içimdeki ego. Hayat ne kadar ince bir pamuk ipliğine bağlı aslında ve o ipin ne zaman nerede nasıl kopacağı hiç belli olmuyor. Daha görecek günlerimiz varmış ki şimdilik ipimiz bir saç teli kadar ince ama sağlam.

Onuncu Köy Yolcusu
Leave a Comment