Eften PüftenGenelGünlük

Gezilerin Öğrettikleri

IMG_5195.JPG

Gezgin olacağım aslında küçüklüğümden belliydi ama o günlerde tarihi yerler görmeyi seven bir gezgin değil de gurme bir gezgindim. İlk gezim apartmanın karşısındaki pastaneydi. Yaş 1. Yürümeyi yeni öğrenmişim ama evden kaçacak akıl var. İstikamet pastane. Hedef çikolatalı pasta. Annem ne zaman benden iki dakika gözünü ayırsa, beni pastanede bulurmuş.

Okul çağına gelince, ilkokul ve ortaokulum epey bir uzak mesafede olduğu için günde en az 1 saat yürümem gerekiyordu. Bu yürüyüşlerde bir ev vardı ki, önünden her geçtiğimde içeride kimlerin yaşadığını, nasıl bir hayatları olduğunu çok merak ederdim. Dip dibe gecekondularla dolu bir mahallede büyüyen ben için, yemyeşil çimenlerle kaplı koskocaman bir bahçesi olan bu köpek kulübeli ev,  cennetten bir köşe gibi gelirdi. Bilemiyorum, belki de bu yeni yerler keşfetme ve başka hayatlar görme aruzusu bende ta o zamanlarda başladı.

Bu satırları ise 2018 senesinde yazıyorum. Dönüp bakınca, bir zamanlar kibrit çöpü bacaklarıyla okuldan eve yürüyen, önünden geçtiği evlerin ardındaki hayatları merak eden o kız, bugün üç kıtaya ayak basmış koskoca bir hatun oldu. Ufacık bir mahallede büyüyüp, onlarca milletten insan tanıdı. Her gittiği ülke ona bir şey kattı, yepyeni hayat dersleri öğretti…

Her yerin kendine has bir güzelliği vardır

Yolculukların her türlüsünü yaptım. İş gezisi, kültür turu, yaz sefası… İlk yurtdışı gezim iş içindi, yer ise İran. Dört gün kaldığım Tahran’a giderken, korka korka gitmiştim. Hayatımda ilk kez bir kadın olarak kendimi güçsüz, çaresiz ve baskı altında hissetmiştim. Döndüğümde de ise İran’ın kavun suyu damağımda, Darband’de, dizi dizi sıralanmış ışıklı restoranlar belleğimde, gaz şekerleri cebimdeydi. O ilk gezi bana bir şeyi öğretti. Dünyada size anlatılan her korkunç hikayeye inanmamayı. Dünyada her yerin ayrı bir güzelliği olduğunu. Dünyada her yeri kendi gözlerinizle gidip görmeniz gerektiğini.

Şehrin gerçeğini gör

İş gezilerimden ikincisini Çin’e yaptım… Gönül isterdi ki Shangay’da gece hayatının dibine vurayım, Çin seddini arşınlayayım, pirinç tarlalarını gezeyim ama bu gezide de Çin’in en karanlık en izbe mahallerindeki en kötü şartlarda çalışan fabrika işlerini görme fırsatı yakaladım. Çin’in bir nevi arka sokaklarında, bağırsaklarında yürüdüm. O gezi de bana gittiğimiz yerlerde güzel turistik olanın dışına çıkmayı, şehrin gerçeğini görmeyi öğretti.

Her kapı yeni bir dünyaya açılır

Çin’den dönüş uçağımız Hong Kong’daydı. Biz ise o sırada Shenzen’deydik. Hong Kong uzun yıllar Britanya’nın egemenliğinde kaldıktan sonra Çin’e iade edilmişti, ama Shenzen’den Hong Kong’a hâlâ sınır kapısından geçmek gerekiyordu. Bu sınır kapısına yürüyerek gidip, sınırı yürüyerek geçip, Hong Kong’a adım atabiliyordunuz. Aldık valizlerimizi, başladık Shenzen sınır kapısına doğru yürümeye. Ama Shenzen, Çin’in en fakir yerlerinden biri. Öyle ki, sınır kapısında valizimizi taşımak için yalvaran, para isteyen bir sürü Çinli ile karşılaşıyoruz.  İçlerinden biri o kadar çaresizce valizimize abandı ki sonunda valiz kırıldı. Çinli, suçluluk ve mahcubiyet içinde arkasına bakmadan kaçtı. Biz ise Shenzen’i geride bırakıp Hong Kong sınır kapısından içeri adım attık. Ve ben bir kapının ardında neler saklı olabileceğini de o zaman anladım. Her kapının yepyeni bir dünyaya açıldığını.

Bir tek kapı, fakirliği arkada zenginliği önde bırakabiliyordu. Kapı boy konusunda bile fark yaratabiliyordu. Shenzhen’de boyu bir elliyi geçmeyen Çinliler, Hong Kong’ta birer zürafa gibi yanımda süzülüyordu ve ilk kez ben kendimi kısa hissediyordum. Gulliver’in serüvenlerinden birindeydim sanki. Bir anda cüceler ülkesinden devler ülkesine geçivermiştim. Üstelik de bir tek kapıyla…

Zamanını İyi Ayarla

Ben iki kez de Amerika’ya gittim. İlkinde üç günlüğüne New York’a da uğradım. Central Park civarlarında dolaşırken Natural History Museum’u gördüm. İçeri girdiğimde henüz öğlen olmamıştı. Çıkışım ise müzenin kapanış saatini buldu. Yani New York’ta koca bir günü müzede yedim. Sonradan öğrendim ki müzeyi sanal olarak da gezebiliyorsun🙂 Ama New York’u sanal olarak gezmek pek mümkün değil. O gezide zaman ayarlamasının ne kadar önemli olduğunu öğrendim.

Araştır, Kafanı Kaldır, Gör

New York’ta bir görmek istediğim müze daha vardı. Madam Tussauds Müzesi.  Akıllı telefonum bile yok. Harita okumaktan anlamıyorum. Haritayı takip ettiğimi düşündükçe ters istikamete gidiyorum. Mevsim kış. Ve New York soğuğunu bilen bilir. İliklerime kadar titriyorum.

Yolda gördüğüm New York’lulara soruyorum ediyorum, ama kimsenin öyle bir müzeden haberi yok. Bir sokakta artık pes edip, güzelmiş bu sokakta bir fotoğraf çektireyim diyorum. Yine bir New Yorkludan yardım istiyorum. Sağ olsun kırmıyor çekiyor. Yıllar sonra-  ben 2006’da gittim, yani on yıl sonra 2016’da- eski albümleri karıştırırken o sokakta çektirdiğim fotoğrafı buluyorum.

Hemen önünde durduğum binada asılı bir bez afiş var. Kafamın hemen üzerinde duruyor ve üstünde koskocaman Madam Tussauds Müzesi yazıyor. O gezide de bakmanın değil görmenin önemini öğrendim.

Kafanızı kaldırın, etrafınıza bakın. Telefonunuzdan, Instagram’ınızdan, Facebook’unuzdan uzaklaşın. Etrafınızı “görün”. Bakmak yetmiyor, görmek gerekiyor.

Tedarikli ol

İkinci Amerika gezimi bu kez couchsurfing ile San Diego’ya yaptım. İki host buldum. Uçaktan indim, ilk hostumu arıyorum arıyorum açmıyor ve onda kalmam gerekiyor. İkinci host geleceğimden haberdar ama kesin bir şey konuşmadık. Velhasıl ilk hostum beni ekiyor ve ben San Diego’nun ortasında kalakalıyorum. İkinci hostum Allah’tan imdadıma yetişiyor ve bana unutulmaz bir tatil yaşatıyor. Bu gezide de  tedarikli olmanın önemini öğrendim.

Her işte bir hayır vardır

San Diego’da ilk hostumun beni ekmesi bana bir ders daha öğretti. Her işte bir hayır olduğunu. Çünkü ilk hostum beni ekmeseydi, ikinci hostumla asla karşılaşmayacak ve belki de o kadar güzel bir seyahat geçirmeyecektim.  İkinci hostum sayesinde yıllar sonra bile aklıma geldikçe beni mutlu eden anlar yaşadım. Bazen terslikler bizim hayrımız içindir. Bizim o an için dünyanın en kötü olayı olarak gördüğümüz şey, belki de başımıza gelmiş olan en güzel şeydir. Bilemeyiz. Hayatı özellikle de yolculularda biraz akışa bırakmak gerek. Bırakın bazen siz değil, hayat sizin yerinize karar versin.

Önyargılarından kurtul

En son Fransa anımı anlatarak noktalayayım.. Fransızları milletçe pek sevmiyoruz biz. Onları kibirli, kendini beğenmiş ve İngilizce konuşmayan insanlar olarak görüyoruz. Ben de açıkçası korka korka Fransa’ya gittim. Ama hazırlıklıyım, beni terslerlerse de kabulüm. İkinci günümüzdü sanırım Seine nehri boyunca dolanıyordum. İşten yeni çıkmış Fransızlar, erkekler takım kravat kadınlar pek bir şık Seine nehri boyunca sıralanan kafelerde oturmuşlar, bir ellerinde kadehleri koyu bir muhabbetteydiler. Bazıları şişelerini alıp Seine’in kenarına oturmuş takılıyordu.

Ben de bir kadeh kırmızı şarabını aldım ve geçtim Seine nehrinin kenarına. Bir süre sonra bir grup yanaştı yanıma. Ellerinde laptopları. Belli ki onlar da işten çıkmış. Seni fark ettik dediler. Nereden geliyorsun? Anlattım. PWC’de çalışan kızlı erkekli bir grup bunlar. Hadi seni bir yere götürelim deyip beni aldılar ve Seine nehrinden geçerken gördüğüm ama önündeki uzun kuyruktan korkup girmekten vazgeçtiğim o gece kulübüne soktular. Meğer müdavimlermiş. Sıraya mıraya girmeden içeri geçtik. Harika bir gece geçirdik ve gece sonunda hepsi tek tek iyi geceler dileyip gitti.  O gezide de önyargılı olmamayı öğrendim. Hiç kimseye ve hiçbir ülkeye karşı…

Her ülkenin iyisi kötüsü, dengelisi dengesizi, kabası naziği var… Ve her ülkede yaşayacağınız deneyimler biraz sizin o günkü ruh halinize, biraz karşılaştığınız insanların ruh haline, biraz şansınıza bağlı… Bir dahaki gidişimde Fransa’yı bu kadar seveceğimin garantisi yok, bir dahaki gidişimde Fransa’ya daha aşık olmayacağımın garantisi yok…Gezilerin de garantilerle işi yok zaten… Ben de gezilere ondan âşığım zaten… Hiçbir şeyi garanti olmadığı için ve bir sürü sürprize gebe olduğu için…

 

Onuncu Köy Yolcusu
Leave a Comment