AvrupaFransaGenel

ÜÇ GÜNLÜK PARİS REHBERİ

1. GÜN –ŞEHRİ TANIMA, EIFFEL’E KISA BAKIŞ, SEINE

 

Paris’e Barcelona’nın sıcak güneşini arkamızda bırakıp geliyorum. Gri, soğuk Paris göğü, Ağustos ayında olduğumuza şüphe ettirecek türden. Devlerin aşkının yaşandığı bu şehre ben griyi değil, buram buram yakan yaz güneşini yakıştırırım halbuki.

Üç günüm var. Otelim Belfast, ünlü Arch de Triomphe’un hemen dibinde. Burası sizi altın varaklı dekoru, kadife koltukları, duvar kağıtları zamanda yolculuğa çıkaran bir otel. Otele gelişim akşam üstünü bulduğu için, vakit kaybetmeden yürüyerek Eiffel’in yolunu tutuyorum. Benim için Paris demek, Eiffel demek. Ayaklarım hızlı adımlarla beni ona götürsün istiyorum.

Düzenli ve şık sokaklardan geçe geçe ilerlerken, Theatre National de Chaillot’un önüne geliyorum. Eiffel’e bir an önce ulaşmanın heyecanıyla yüzüne bile bakmadan geçtiğim bu tiyatro binası aslında Fransa tarihi için hayli önemli, çünkü 10 Aralık 1948’te İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bu tiyatroda imzalanmış. Theatre National de Chaillot bugün üç ayrı salonda bini aşkın seyirciyi ağırlamaya devam ediyor. Ben o sırada bundan bihaberim. Ne yalan söyleyeyim, tiyatronun iki yanında konuşlanmış krepçilerin tezgahlarında pişen kreplerin kokusu o an bana çok daha cazip geliyor. Theatre National de Chaillot’u geçtiğimde beni aşağıda Trocadero çeşmelerinin türlü gösterileri, çeşmenin etrafına ve çimenliklere uzanmış yüzlerce turist karşılıyor.

Nihayet Eiffel’e vardığımda, Eiffel’in hiç bu kadar devasa olacağını tahayyül etmediğimi anlıyorum. Evet, Fransız semasını delercesine uzanan bu yapının uzun olacağını bekliyordum, ama bu kadar geniş, bu kadar heybetli ve bütün bu demir-bazlığına rağmen bir o kadar da estetik ve narin olacağını düşünmemiştim. Siz de benim gibi Eiffel’i bir demir yığınından ibaret olduğu için bugüne kadar hiç görmek istememiş kitledenseniz, şu an itibariyle o düşüncenizi rafa kaldırın, hatta toptan silin. Eiffel sizi şaşırtacak. Hem görüntüsüyle hem de eteğindeki turist kuyruğu ile.

Eiffel’e gidecekseniz önceden internet üzerinden randevu almanız daha akılcı olabilir. Bu kuyruğu bekleyecek dermanım olmadığından, şehri keşfe çıkayım deyip, Seine nehri boyunca plansız programsız ilerliyorum. Nehir kenarına kurulmuş cafe&bar tarzı işletmelerde, birbirinden şık Fransızlar, bir ellerinde kırmızı şarapları, koyu bir muhabbetteler. Ortam öyle güzel ki, ayrılmak istemiyorum.

Bara gidip ben de kendime bir kırmızı şarap söylüyorum. Barmen “Rujunuz gibi mi?” diye hafif çapkın cevap veriyor. Elimde şarabım Seine nehri kıyısındaki banklardan birine, diğer Fransızlarla birlikte yerleşiyorum. Seine nehrinden geçen teknelerde, adamın biri pantolonunu indirip, ayna gibi totosunu biz nehirdeki şarapçılara gösteriyor. Ortam pek şen anlayacağınız.

Gün batıyor, ama yerimden kımıldayasım yok. Artık koyu karanlık oldu. Ama etraf ışıl ışıl. Neden sonra bir grup yanıma yaklaşıyor. Biraz sohbet ettikten sonra, yakınlardaki bir bara gitmeyi düşündüklerini söyleyip, beni de davet ediyorlar. Gelirim diyorum, kafa hafif çakır keyif.

Bugün bu satırları yazarken mekanın adını aslında hatırlamıyorum. İki ihtimal var, ya La Flow’a gittik, ya da Rosa Bonheur-sur-Seine’e. İçerisinin dekorasyonundan ve kapısındaki kırmızı kordonlu bekleme kuyruğundan hatırladığım kadarıyla Rose Bonheur-sur-Seine’e gitmişiz:)

Gece 2 sularında eğlence bitiyor ve otelime dönüyorum. Ertesi gün sabahtan Montmarte, öğlen Eiffel’den daha muazzam bir manzarası olduğu söylenen Montparnasse ve sonrasında da Moulin Rouge var planımda. Doğrusunu söylemek gerekirse, bugünkü aklım olsa Montmarte’tan sonra doğruca Musée d’Orsay’e gider ve sonrasında yine Seine kenarında yemek, şarap, eğlence şeklinde bir program hazırlardım.

2.GÜN: MONTMARTE, MOULIN ROUGE

Ertesi gün erkenden yola düşüp Montmarte’ın yolunu tutuyorum. Metroda yol sorduğumuz Fransızlar İngilizce bilmeseler de, benim kırık dökük Fransızcamdan ne demek istediğimi anlayıp ellerinden gelen yardımı yapıyorlar. Metrodan inip bir yokuşu tırmandığımda Montmarte beni bekliyor olacak. Yokuşun başında tatlı bir anne oğul krepçi ile muhabbet ediyorum. İngilizceleri hiç fena değil. İstanbul’a gelmeyi çok istiyorlarmış. Hani bu Fransızlar soğuk nevalelerdi?

Montmarte’taki ünlü Sacré-Cœur Bazilikası, Fransa’nın kutsal kalbi, bana biraz Barcelona’daki Montjuic’i andırıyor. Hava gri ve puslu olmasa, mavi gökyüzünün altında çok daha güzel görünebilirdi gözüme. Ağustos ayında donarak kilisenin içine giriyorum. Pek bir albenisi yok açıkçası. Yine de içine oturup dileğim için yalvarıyorum. Dileğim o. Paris’e geliş nedenim olan, belki bir umut görürüm dediğim, yaz aşkı bir Fransız. Dileğim kabul olacak mı?

Dışarı çıkınca Montmarte’ın en sevdiğim yüzü beni karşılıyor. Sokak ressamları. Her biri farklı tarzda onlarca ressam oturmuş modellerini çizmekle meşguller. Belli saatlerde buradalar, sonra yerlerini diğer ressamlara bırakıyorlar. Kendi resmimi yaptırmak yerine, La Sabot Rouge adlı kafe oturup,resim yaptıranları izlemek bana daha eğlenceli geliyor.

Montmarte’tan ayrılıp, Fransa’nın ünlü alış veriş merkezi Galeries Lafayette‘e kısaca bir göz atayım diyorum ama tam bir hayal kırıklığı oluyor. Hiç gitmeye gerek yokmuş. Buraya ihtişamlı tavanının fotoğrafını çekmek için gelebilirsiniz ama onun dışında tam bir zaman kaybı.

Moulin Rouge’un yakınlarda olduğunu görünce oraya gidiyorum. O da tam bir hayal kırıklığı. Moulin Rouge’u niyeyse daha heybetli bir yer diye beklemiştim. Önünde Marlynn Monroe gibi etek uçuran havalandırma bana enterasan geliyor. Moulin Rouge’un önünde devasa bodyguard’lar var, soru sormak için bile sizi kapıya yaklaştırmıyorlar. Ya da bizim tipimizi beğenmediler. O yüzden Moulin Rouge’da bir gösteri izlemek istiyorsanız, bunun için Paris’e gelmeden çok önce rezervasyon yaptırıp şık ve bakımlı gelmenizi tavsiye ederim. Aksi halde bodyguardlar epey sinir bozucu olabiliyor. Hele de Ağustos’ta totom donarken bu tiplere hiç katlanamadığımdan oradan hemen uzaklaşıyorum. O gece otel yakınlarında bulduğum bir restoranda hafif bir yemek yiyip günü noktalıyorum. Ertesi gün son günüm, son günüme Eiffel ve Louvre Müzesi‘ni sakladım.

3. GÜN: EIFFEL, LOUVRE, NOTRE DAME ve TEKNE TURU

Son günümde sabah erkenden Eiffel yolunu tutuyorum. Bu kez yolu da bildiğimden adımlarım daha hızlı götürüyor beni. Uzun bir kuyruk beni bekliyor yine. Ama kuyruk enteresan biçimde hızlı ilerliyor. Merdivenlerden tırmanarak çıkmak istediğinizde kuyruk beklemenize de gerek kalmıyor. Bu kuyruk asansör için. Eiffel’in iki katı katı var. Biz gittiğimizde en üst kata çıkmak için bileti Eiffel’in birinci katından almak gerekiyordu. Artık bu durum değişmiş sanırım. Çünkü aşağıdaki kuyruktan sonra bir de yukarıda kuyruk beklemek istemediğimden ben zirveyi göremeden indim. Bu arada birinci kat deyince, bir apartmanın birinci katı gibi anlaşılmasın. Birinci kat deyince kastettiğim şu yükselikte bir yer.

Üstümde incecik bir elbise ve bir de kot ceket var. Ama Eiffel’in maşallahı var, rüzgar iliklerimden geçip gidiyor. Yarım saat kuyruk bekledikten sonra vazgeçiyorum. Hatta asansör sırası da beklemeyip direkt merdivenlerden aşağı iniyorum. Kaç merdiven inmişimdir acep?

Louvre Müzesi için otelden iki saatlik rehberli tur ayarlamıştım. Çünkü müze kocaman, benimse çok az vaktim var. Benim için öncelikli eserleri görüp dönmek istiyorum. Sizin de kısıtlı zamanınız varsa, bu opsiyonu kesinlikle değerlendirin. Çok bilgilendirici bir tur oluyor. Gördüğümüz eserler arasında Milo Venüsü ve Leonardo da Vinci’nin meşhur Mona Lisa’sı var.

Müze sonrasında hızlıca bir Notre Dame turu yapmak istiyorum. Ama oraya vardığımda artık o kadar yorgunum ki içine girebilecek takat bulamayıp dışından bakmakla yetiniyorum. Keşke Notre Dame’a ilk gün gelseymişim ya da bir günüm daha olsaymış. Notre Dame yakınlarındaki Le Depart Saint Michelle adlı restoranda ünlü Fransız soğan çorbası yudumlayıp günü güzel bir tekne turu ile noktalıyorum. Restoranın soğan çorbası fena değildi, tuvaletleri ise pek pisti. Sonradan öğreniyorum ki Atilla İlhan da bu restorana çok sık gelirmiş. Belki sakin bir zamanını yakalamak gerek.

O gün senden mesaj geliyor. Buluşabileceğini söylüyorsun. Koşa koşa otele gidip üstümü değiştiriyorum. Son gecemde seni göreceğim için havalara uçuyorum. Tam otelden çıkacakken, mesaj atıyorsun. Çok yorgunsun, eve gidiyorsun, gelemiyorsun. Paris’te son gecem aşıkların şehrine yakışır bir hüzünlü ayrılıkla son buluyor. Her aşk filmi mutlu sonla bitmez ki. Paris’in ve senin tadın damağımda, yarım bir hikaye, yarım kalmış yaşanmışlıkla dönüş yoluna koyuluyorum ertesi gün… Olsun, yine de güzelsin Paris, olsun yine de güzeldi seni tanımak…